Samuel Huntington’ın önemini konuşurken, genellikle 1990’da Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle başlayan Soğuk Savaş Sonrası Dünya Düzeni(sizliği) tartışmalarının şekillendirme de büyük ölçüde belirleyici olmuş Medeniyetlerarası Çatışma (The Clash of Civilization, 1997) çalışmasına gönderimde bulunuruz.

Bu odaklanma doğrudur: 1990’dan bugüne yaklaşık otuz yıldır, Soğuk Savaş sonrası dünya siyasetindeki gelişmeler içinde, medeniyetler arası çatışma kitabı, bir kitap olmaktan çıktı, ilişkilerin şekillenmesini açıklamada kullanılan en önemli söylemlerden ya da terimlerden biri oldu.

Huntington ‘devlet güvenliği’ derken kabul ediliyor ama “AB sizi hiçbir zaman tam üye olarak almaz” derken, yüzler buruşuyor.

Bununla birlikte, Huntington’ın önemi, II. Dünya Savaşı sonrası dünya düzeninin Amerikan hegemonyasında kurulmasıyla başlar. 1945’de savaşın bitmesiyle başlayan, 1950’ye gelirken Amerika-Sovyetler Birliği arasındaki Soğuk Savaş ile önemli bir eşik geçiren ve 1990’da biten Soğuk Savaş döneminin de çok önemli gönderim noktalarından biri olmuştur Huntington.

Huntington’un Soğuk Savaş döneminin ilk yirmi yılı içinde yazdığı iki kitap, özellikle gelişmekte olan ülkeler bağlamında çok etkili olmuştur. Türkiye’de, devleti yönetenler ve devlet seçkinleri arasında, gerek iç siyaset temelinde toplum yönetimi, gerekse de dış politika vizyonu ve hareketi içinde, Huntington’un çok etkisinde kalmıştır.

Huntington’un, toplum yönetiminin nasıl olması üzerine gelişmekte olan ülkelere tavsiyelerini içeren bu çalışmaları, Asker ve Devlet (The Soldier and the State, 1957) ve Değişen Toplumlarda Siyasal Düzen (Political Order in Changing Societies, 1968) başlıklı kitaplarıdır.

Bu iki çalışmasında da Huntington, en genel düzeyde, devleti yönetenlere ve onlarla çalışan devlet seçkinlerine, devlet güvenliğinin ve siyasi düzenin (istikrarın) sağlanmasının ve sürdürülmesinin birincil amaçları olması gerektiğini söyler. Gelişmekte olan toplumlarda, güvenlik ve düzen-istikrar demokrasiden ve çoğulculuktan daha öncül ve önemlidir. İkinci olarak, ya da doğal sonuç olarak, devlet ve siyasal alanda sağlanacak güvenlik, düzen ve istikrar, devlet-toplum/birey ilişkilerindeki temsiliyet, katılımcılık, çoğulculuk ve haklar ve özgürlüklerden daha önemlidir.

Erdoğan, Huntington ikilimini çözen ve Huntington’a, hem de Başkanlık konumundan “Evet” yanıtını veren ilk devlet yöneticisi oldu.

1945-2002 arasında devleti yönetenler ve devlet seçkinleri, Huntington’dan çok etkilenmişlerdir. Asker-sivil ilişkilerinden, askeri-yargısal-bürokratik vesayet sistemine, devlet-toplum ilişkilerinden haklar-özgürlükler alanına ve sivil topluma bakışa kadar geniş bir yelpazede, Huntington ve onun “devlet güvenliği ve siyasal düzen önce gelir” tavsiyesini hep akıllarında tutarak Türkiye’yi yönetmişlerdir.

Huntington’un bu iki kitabını okumalarını, benim gibi akademisyen olan ve düşünce ve siyaset üretimine katkı veren düşünce kuruluşunda çalışan arkadaşlara tavsiye ederim. Ve, Huntington’un, medeniyetler arası çatışma tezi gibi, bu iki kitaptaki önerilerinin, bugün, özellikle Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesininin (Suriye ve Irak başta olmak üzere) ve dünya siyasetinin yeniden şekillenmesinde tekrardan önem ve etki kazandığını da unutmayalım.

Fakat Huntington’u bugün yazmak istememin nedeni, Türkiye-Amerika ve Türkiye-Batı ilişkileriyle ilgili ve medeniyetler arası çatışmayla birlikte ortaya çıkan bir ikilem ve bu ikilemin Cumhurbaşkanı Erdoğan ile çözülme olasılığı.

Medeniyetler arası çatışma kitabı ile ilk iki kitap arasında, Türkiye bağlamında, daha doğrusu Huntington’un Türkiye bakışında çok önemli bir fark var, ki bu farka ben “Huntington ikilemi” diyorum.

İlk iki çalışmaya bağlı olarak, Huntington, devleti yönetenlere ve devlet seçkinlerine, Soğuk Savaş içinde Amerika ve Batı’nın yanında yer alınız diyordu. Bu öneri de, Türkiye’nin Batı bloku içinde olmasını ve Batı’yla güçlü bağ içinde hareket etmesini zaten benimsemiş devleti yönetenler ve seçkinler için rahatlıkla kabul ediliyordu. Huntington ile Türkiye’yi yönetenler arasında 1945-1990 arası dönemde tam bir uyum vardı; ta ki, medeniyetler arasında çatışma tezine kadar.

Huntington ile medeniyetler arası çatışma kitabının basımından sonra Türkiye’ye gelişlerinde iki kere, biri Ankara’da, diğeri İstanbul’da, aynı masada yemek yemiştim. Her iki yemekte de konu dönüp dolaşıp, Huntington’un Türkiye için yeni önerisine geldi. Huntington şunu diyordu: Türkiye, çoğunluğu Müslüman toplumuyla AB’ye hiçbir zaman üye olamaz, Batı içinde hiçbir zaman eşit üye olarak kabul edilemez, o yüzden, medeniyetler arası çatışma içinde, Türkiye’nin Batıcı ve seküler devlet yöneticileri ve seçkinleri, yüzlerini “Müslüman Dünyaya, İslam Medeniyetine çevirmelidirler”.

Şüphesiz ki, bu öneriyi, o dönemde, devlet yöneticileri ve seçkinleri kabul edemezlerdi. Yemeklerde, garip, bir o kadar da önemli gördüğüm bir “ikilem” ortaya çıkıyordu: Huntington, “devlet güvenliği ve siyasal düzen-istikrarı öncül görün” derken çok seviliyor ve kabul ediliyor ama “AB sizi hiçbir zaman tam üye olarak almaz, zaten sizin yapmanız gereken de Batı’yla değil, İslam Medeniyeti alanıyla ilişki kurmak” derken, yüzler buruşuyor, kabul yerini “bu mümkün değil, mümkün de olamaz” ifadesine bırakıyordu.

Huntington’a devlet güvenliği ve siyasal düzen-istikrar temelinde “Evet” diyen, fakat, Batı’ya alternatif arama noktasında “Hayır” diyen devlet yöneticileri ve seçkinleriyle Huntington arasındaki “ikilemli ilişki”, Soğuk Savaş sonrası Türkiye yönetim anlayışı ve tarzını şekillendirmişti;

Ta ki, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası dönemde Türkiye-Amerika ilişkilerinde giderek derinleşen ve çok boyutlu yaşanan sorunlara bağlı olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tavrı ve söylemine kadar.

Erdoğan, son aylarda yaşanan, bir taraftan Rahip Brunson’ın serbest bırakılması, diğer taraftan döviz kuruna bağlı sorunları değerlendirirken, sözlü ve yazılı olarak, bu sorunların, “Türkiye’yi Batı bloku ve ittifakı yerine alternatifler aramaya yönlendirdiği” ikazını altını çizerek yaptı. “Stratejik ortak olarak bildiğimiz aktörlerin ve yapıların bize bu şekilde davranması, bizi alternatiflere aramaya zorlamaktadır” ikazı da, hem Batı’da hem dünya da ciddiye alındı.

Huntington bağlamında, Erdoğan’ın bu ikazı şu anlama geliyor: Türkiye modern tarihi içinde ilk defa bir devlet yöneticisi, en üst devlet yöneticisi, Türkiye Başkanı, Huntington’a, her üç kitabı ve tavsiyesi için de “Evet” diyordu: Devlet güvenliğinin ve siyasal düzen-istikrarın öncüllüğü: Evet; Türkiye, Batı ile değil, Batı dışı alanda güçlü bağlar geliştirmeli ve güçlü konumda olmalı: Evet.

Erdoğan, Huntington ikilimini çözen ve Huntington’a, hem de Başkanlık konumundan “Evet” yanıtını veren ilk devlet yöneticisi oldu.

Bu durum, benim dikkatimi üç genel ama çok önemli noktaya çekmeme neden oluyor:

Bir, Rahip Brunson krizinin ötesinde, Türkiye-Amerika ve Türkiye-Batı ilişkileri, tarihleri içinde en ciddi krizle karşı karşıya ve çok ciddi bir sınavdan geçiyor;

İki, Amerika ve Batı, Türkiye’nin ve Erdoğan’ın Huntington’a verdiği “Evet” yanıtını ve Huntington ikilimeni çözmesini ciddiye alıp dikkatle izlemesi gerekiyor; ve,

Üç, bu kriz, Henry Kissenger’in yakın zamanda Foreign Affairs’e verdiği mülakatta vurguladığı gibi, “Dünya düzeni, Trump’tan çok daha önemli fakat Trump’ın Başkan olarak yaptıklarıyla hızlanan sistemsel bir kriz yaşıyor; II. Dünya Savaşı sonrası düzenin bitme sürecini yaşamaya başladık”. Diğer bir değişle, dünya düzeninde sistemsel bir değişikliğin başladığı bir dönemde Türkiye-Amerika ve Türkiye-Batı ilişkilerinde en ciddi krizi yaşıyoruz.

Peki, ne yapılmalı? Yanıtımı bu yazının devamında vermeye çalışacağım...