Son iki yıldır Suriye’de ‘zorunlu ortaklık’ paradigması üzerinden şekillenen Türkiye-Rusya ilişkilerinin en kırılgan safhası olarak İdlib operasyonu, tarafların her biri için birden fazla çıkmazı içinde barındırıyor. Bölgedeki gelişmeler bir yandan operasyonun eli kulağında olduğu kanısının yerleşmesine neden olurken, diğer yandan da 7 Eylül’de Tahran’daki Erdoğan-Putin-Ruhani üçlü liderler zirvesinin sahada -henüz- ortak hareketin işareti olarak değil de olası uyumsuzluğun önceden giderilme çabası olarak okunmasına yol açıyor. Hem Ankara hem de Moskova’nın karşılıklı çekincelerinde birbirlerini ne derece ikna edebildikleri tartışıladursun, uzun süredir bölgenin terör yuvası ve cihatçı deposuna dönüşen ‘barut fıçısı’ İdlib’in kaderinin önümüzdeki gün ve haftalarda büyük ölçüde askeri yollarla, belki kısmen de diplomatik temaslarla çizilmeye çalışılacağı aşikâr.

MOSKOVA’NIN BAKIŞI

Rusya için İdlib her şeyden önce Suriye’de siyasi çözümün konuşulduğu masada eli güçlü bir şekilde yer alabilmenin hem ön şartı hem de önündeki son engel. 2017 Mayıs’ında Astana sürecinin üç garantör ülkesi Türkiye, Rusya ve İran arasında İdlib ve civar yerler, Humus, Doğu Guta, Suriye’nin güneyindeki Dera ve Kuneytra için dört bölgede gerilimin azaltılması memorandumu imzalanırken Moskova’nın üzerinde durduğu hususların başında bu bölgelere bu statünün 6 aylık bir süre için tanınması geliyordu. Bu sürenin otomatik bir şekilde uzatılması için ise yine memorandumun maddeleri arasında üç garantör ülkenin konsensüs sağlamasının gerektiği yazılı. Başka bir deyişle, Suriye’de bu çatışmasızlık bölgelerinin oluşturulmasının Moskova açısından esas amacı, rejim ordusunun gücünü toparlamasına imkân sağlayıp en radikalinden görece ılımlısına oldukça geniş yelpazedeki silahlı muhaliflerin belli ‘ceplere’ toplanarak zaman içerisinde bu tehdidin daha kolay bir şekilde ortadan kaldırılması idi. Hukuki açıdan 6 aylık süre ve ateşkesin sağlanamaması gerekçe gösterilerek İdlib’e sıra gelene kadar diğer üç bölgede izlenen bu stratejinin İdlib’de de takip edilmesinin önünde Kremlin’e göre -insani trajedinin önlemesi için Ankara’yla anlaşmanın gerekliliği haricinde- halihazırda ciddi bir engel bulunmuyor.

İdlib’i Moskova açısından önemli kılan bir diğer husus ise bölgenin Suriye’deki Rus deniz ve hava üsleri Tartus ile Hmeymim’e oldukça yakın olması. Özellikle 2017 sonlarından itibaren İdlib’deki farklı terör ve cihatçı grupların silahlı insansız hava araçlarıyla bu üslere gerçekleştirdikleri saldırılar Rusya’nın bölgedeki askeri varlığının güvenliği için İdlib’in kontrolünün bir an önce Şam’a geçmesi yönünde bir strateji geliştirmesine neden oluyor. Son bir yıl boyunca rejimin kontrolü altına aldığı diğer çatışmasızlık bölgelerinden taşınan birçok cihatçıyla kapasitesi taşma sınırlarına dayanan İdlib’in eski Sovyet coğrafyasından birçok terör ve radikal grubun toplandığı bir yer olması da yine Rusya’nın güvenlik çıkarları açısından, bu gruplar İdlib’de elimine edildikleri takdirde, bir fırsat olarak temayüz ediyor. Bu kişilerin Rusya veya Rusya’nın ‘yakın çevresine’ dönüşünün ortaya çıkarabileceği riskler, Moskova’nın bu tehdidi ‘yerinde’ halletmesini zorlayan bir etken. Bunun için de Rusya, terör örgütü el-Nusra türevi Heyet Tahrir el-Şam’ın yanı sıra başka silahlı grupları da terör parantezi içerisine alıyor ki, bu anlamda İdlib’de kalacak muhaliflerin de ancak Şam’la müzakereye istekli gruplar olmasını hedefliyor.

Pek tabii, Suriye’nin toprak bütünlüğü açısından da İdlib sorunu her halükârda Rusya’nın ‘çözmek’ isteyeceği bir mesele. Moskova’nın desteğini arkasına alan Esad rejiminin çatışmalar sonrası üniter yapısında kısmi değişiklikler olsa da toprak bütünlüğünü sağlamış ‘yeni Suriye’deki konumu Rusya’nın sadece bu ülkede değil, Ortadoğu’daki rolü ve yerini de yakından ilgilendiriyor. Bu açıdan Kremlin’in İdlib’e bakarken, buna paralel bir şekilde, Ankara’yı Şam’la diyaloğa zorlayıp Türk ordusunun Suriye’de kontrolü altındaki bölgelerin Şam’a devrine dair Ankara’yla önceki mutabakatlarını yakında daha yüksek sesle dillendirmeye başlayacağı rahatlıkla söylenebilir. Yine, İdlib’de ilerlerken Moskova’nın ABD’yle de Fırat’ın doğusunda yol almak isteyeceği ve Esad rejimi ile PYD/YPG arasındaki müzakerelerde makasın daraltılmasını teşvik edeceği öngörülebilir. Bu açıdan, Kremlin’in İdlib aynasında aynı anda hem terör-cihatçı tehlikesi hem Afrin-Azez-Cerablus hattı hem de Fırat’ın doğusu olmak üzere en az üç farklı gölgenin yansımasını gördüğü ifade edilebilir.

RİSKLER, ÇEKİNCELER...

Rusya’nın İdlib’i kısmen değil de bütünüyle Şam’ın kontrolüne geçirmek istemesi harekât planını ilerleyen aşamalarda, Ankara’nın talebinin aksine, daha geniş çapta yürürlüğe koymasını netice verebilir. Ama bu tarz kapsamlı bir askeri operasyonun Türkiye açısından riskleri ülke sınırlarını aşabilecek boyutlara varabilir.

Öncelikle, Türk ordusunun Ekim 2017’den beri İdlib’de 12 gözlem noktası kurduğu ve son günlerde bölgedeki askeri tahkimatını artırdığı göz önüne alındığında, çatışmaların artmasıyla güvenliği daha fazla riske girecek Türk askerinin operasyonda zamanla tarafını seçmeye zorlanacağı açık. Rusya tarafını seçmediği takdirde Ankara’nın bu ülkeyle ilişkilerinde kırılganlığın artacağını, sonraki safhalarda Suriye’deki varlığının daha fazla tartışmaya açılacağını ve uluslararası arenada ciddi imaj sorunu yaşayabileceğini kestirmek zor değil. Moskova-Şam-Tahran koalisyonuyla birlikte hareket ettiği veya operasyona sessiz kaldığı takdirde ise Türk askerinin terör örgütleri ve diğer silahlı gruplarca hedef alınması pek muhtemel. Dolayısıyla, Ankara’nın bölgede belli ölçüde nüfuzunu sürdürme hedefiyle askeri varlığını artırdığı İdlib’den epey yıpratıcı bir şekilde ayrılabileceği riskiyle karşı karşıya olduğunu vurgulamak gerekiyor. Halihazırda en üst düzeyde olmasa da Şam’la bir şekilde doğrudan diyalog kanallarının açılarak İdlib’deki çok yönlü tehlikenin, tahmin edilen boyutları aştığında, Türk ordusu tarafından göğüslenmesini değil de rejim tarafından elimine edilmesini sağlamanın daha kolay bir yol olduğunu söylemek ise yanlış olmasa gerek.

İkincisi, olası yeni bir mülteci akını İdlib operasyonunun Türkiye’nin güvenliği, ekonomisi, sosyolojisi açısından en sorunlu yanını teşkil edebilir. Halihazırda üç buçuk milyonu Suriyeli olmak üzere dört milyon civarında mülteciye ev sahipliği yapan Türkiye’nin İdlib’den gelebilecek yeni mültecilerle içeride mezhepsel-etnik ayrışmalar, ırkçılık, yabancı düşmanlığı gibi birçok farklı sorunu körüklemesi mümkün. Pek tabii, siviller arasına karışıp sınırdan geçiş yapabilecek terör ve cihatçı unsurların da Türkiye’nin iç güvenliğini yeni sorunlar sarmalına sokacağı net.

Ancak burada bir noktanın altını çizmek lazım: Suriyeli mültecilerin AB-Türkiye ilişkilerinde Ankara tarafından yeniden pazarlık kozu olarak kullanılması ne AB’nin ne de Rusya’nın isteyeceği bir husus. Bu açıdan, İdlib’e operasyonun kitlesel göçe yol açmadan ve Ankara-AB ilişkilerinde yeni siyasi angajmanlara girilmeden gerçekleşmesi Rusya’nın öncelikleri arasında. Suriye’nin yeniden inşası için Avrupa’nın parasına ihtiyaç duyan Rusya’nın yeni mültecilerle AB’yi bu planından ürkütmek istemeyeceği anlaşılabilir. Bu yüzden de göçten ziyade göçün AB-Türkiye ilişkilerinde ortaya çıkarabileceği siyasi ve güvenlik bağlamındaki olası sonuçları Moskova’nın İdlib’deki soruna ‘yerinde çözüm’ arayışına odaklanmasına neden olacaktır. Bu anlamda, İdlib’deki sivillerin nakli için Türk yetkililerden Afrin-Azez-Cerablus hattına koridor açması yönünde Rusya’dan gelecek bir talebe Ankara’nın hazırlıklı olmasında yarar var. Ankara, her ne kadar muhtemel bir mülteci akınını Suriye içinde sınır bölgesinde karşılamayı hedefliyor olsa da bir kısım mültecinin Suriye’de Türk ordusunun halihazırdaki nüfuz alanlarına kaydırılması söz konusu olabilir.

Üçüncüsü, olası bir kimyasal silah saldırısı… Son günlerde epey tartışılan bir husus olarak, İdlib operasyonu arifesi veya sırasında bölgede yaşanabilecek olası bir kimyasal silah saldırısı, Türkiye’nin arzusunun hilafına kitlesel göçü tetiklemesine mukabil ABD, İngiltere ve Fransa üçlüsünün rejim güçlerine yönelik yine, yeni ve yeniden sembolik olmanın ötesine gitmeyecek bir saldırı gerçekleştirmesini beraberinde getirebilir. Batılı ülkelerin kimyasal saldırıyı gerekçe göstererek Fırat’ın doğusunu tek taraflı uçuşa yasak bölge ilan etme gibi olası planları ise Rusya açısından mümkün görünse de en azından şu aşamada bölgedeki güç dengesini doğrudan değiştirebilecek bir adım olarak değerlendirilmiyor. Ancak uçuşa yasak bölgenin, gerçekleştiği takdirde, Ankara’nın tehdit olarak gördüğü PYD/YPG’ye ciddi bir koruma sağlayacağı söylenebilir. Bu açıdan bakıldığında, olası bir kimyasal saldırının Rusya’nın İdlib operasyonunu sekteye uğratsa da tamamen rafa kaldırmasına neden olacağını ileri sürmek çok gerçekçi değil iken, Türkiye’nin başını daha fazla ağrıtabileceğini söylemek yanlış olmayacaktır. Kaldı ki, Ankara açısından, Batılı ülkelerin sembolik operasyonuna verebileceği desteğin Moskova’yla ilişkileri germe, Rusya’nın İdlib’de Türkiye’nin kaygılarını tamamen göz ardı etmesi, PYD/YPG’nin Afrin’e yönelme isteğinin ‘başkalarınca’ kamçılanması gibi oldukça riskli, operasyonu sessizce karşılamasının ise sahada muhalif gruplar tarafından ihanetle suçlanmak ve belki de hedef alınmak gibi çatallı yanları da mevcut.

İdlib virajını alırken Türkiye’nin yaşadığı üç sıkışmışlık halini aynı anda iyi ve doğru yöneterek aşması gerekiyor.

İdlib virajını alırken Türkiye’nin yaşadığı üç sıkışmışlık halini aynı anda iyi ve doğru yöneterek aşması gerekiyor. Uluslararası toplumun çoktan desteğini çekmesine rağmen Suriye’de yakın ilişkide olduğu sahadaki gruplarla Rusya arasındaki sıkışıklığı aşmak Ankara için belki de en kolayı. ABD’li rahip Brunson olayı gibi yapay krizler de dahil ilişkilerinde birçok sorun yaşadığı Washington ile S-400’lerle stratejik bağımlılığının artacağı Moskova arasında Kürt kimliği üzerinden Fırat hattı boyunca süregelen jeopolitik rekabeti aşmak ve ittifak ilişkilerinde ufku belli-belirsiz yeni denizlere yelken açmak da Ankara için hiç kolay olmayacak. Diğer yandan, İdlib’in Türkiye’nin kendi güvenliğinde, ekonomik koşullarında ve toplumsal fay hatlarında ortaya çıkarabileceği yeni gerilimler, zücaciye dükkanına giren filin ortalığı toza dumana katması misali, içerideki mevcut sıkışıklık halinin çözülmesi bir yana katlanması riskini beraberinde getiriyor.