Hikaye, deneme, roman, köşe yazıları, radyo programı derken Cem Sancar, koltuğunda pek çok karpuzu aynı anda taşıyan isimlerden.. 1997’de ‘Vatan Yahut Ben’, 2001’de ‘Bırak Soğusun’, 2012’de ‘İndiragandi’, 2015’te ise ‘Asmalımescit’te Cinayet’ kitaplarına imza atan Sancar, şimdi de Nasreddin Hoca romanı üzerinde çalışıyor. Sancar ile konuştuk...

Cem Sancar romanları, senaryoları, haftalık yazıları -ki üslup kalitesi açısından onları da edebi metin kategorisinde görüyorum- hayatı beslemeye devam ediyor. Peki edebiyatınız hayattan ne ölçüde besleniyor?

Edebiyat dünyasını takip etmeye çalışıyorum. Ama daha çok eleştirmenleri okurum. Onlardan beslenirim. Sağ, sol, dindar, seküler diye bakmam. Zaten geçen yüzyıl da Fethi Naci ve Sezer Tansuğ okurdum. Bugün yaşayanları takip ediyorum. Ha bir zafiyet belki bilmiyorum, epeydir roman okumuyorum. Öykülere bakıyorum. Fakat şiir pek mühimdir hayatımda. Felsefeye gelince, evet, politikamdır…

İstanbul, romanlarınızda bir dekordan ziyade, nitelikli bir roman karakteri gibi duruyor gönlünüzde ve zihninizde nasıl bir saltanatı var bu şehrin?

İki romanımda da İstanbul esas kahramandır. Belki başka bir şehirle bu denli bir irtibatım olmadı ondandır. Her haline meftunum. O nedenle de betonlaşmaya, gökdelenlere ve AVM’lere yekten gıcığım! Rüyam; şehrin asmalarla, çiçeklerle, korularla bezenmesi ve sur içinde araba trafiğine son verilmesidir. İstanbul kalbimin başkentidir. Bana göre Dünya Kültür Başkenti olması iman tahtasında yazılmıştır. İnsan, biliyorsunuz rüyalarıyla da tanımlanır.

İndiragandi romanınız çok distopik bir tablo ile açılmış olsa da, Karakafalar ve Cavlaklar ile muhteşem bir direnişin öyküsünü anlatıyor. Garip ve ezilenlerin yanında olduğu iddiasını taşıyan çoğu toplumsal gerçekçi romanda böylesi bir umut, böylesi gerçek bir direniş, sağlam bir inanç ve iyimserlik yok. Yanılıyor muyum?

İnançlı olan umutlu olur. Hepimizin ihtiyacı var buna. O romanının yayınlanmasını çok hem de çok uzun süre bekledim. Nutuk bölümü yüzünden! Küçücük bir eski cumhuriyet eleştirisine bile katlanamadılar. Modern bir roman yazdığımı düşünüyorum. İndiragandi benim gözümün nuru. Çok meşakkatli vakitlerde yazıldı. Kuyudan çıkışımın hikâyesidir. Eski Cumhuriyet’le, hafızasını kaybetmiş modernleşmeyle; nüktedan, sinemaskop, açık sözlü bir hesaplaşmadır. Yeni Türkiye ihtiyacımı orada yazmışım aslında. Ayıptır söylemesi, 15 Temmuz’u işaret eden bir sezgi de vardır romanın içinde... Kavlimce, yeni bir roman, Modern Türk Edebiyatı’nda yeni bir üslup aradım. Sokaktan anlattım. Sokakların isimsiz kahramanlarını... Zaten sokakları severim, onu biliyorsunuz!

‘Asmalımescit’te Cinayet’ romanını elime ilk aldığımda yerli polisiye örneği bir roman okuyacağım zannederken, polisiyenin çok ötesinde bir irfan ve derinlikle karşılaştım. Üstelik bu irfan ve derinlik, samimi bir sokak dilinin arkasına saklanmış şekilde ruhumuza işliyor. Bunu nasıl başarıyorsunuz?

Ben okunsun diye roman yazıyorum. Ve naçar üslubumca, dil arayışlarına çok önem veriyorum. Tarzım bu. En ağır mevzuları da öyle anlatmak gayretindeyim. Entelektüel züppelik en korktuğum şey! Dil üstüne düşünüyorum. Osmanlıca, Modern Türkçe, mutedil İstanbul argosu orkestram. Tabii bu arada dili zenginleştireceğim diye Tanzimat lisanına da tevessül etmem. Kelimelerimin kullanılmasını isterim. Yakaya takılmasını değil. Asmalımescit’te Cinayet ruhi bir fırtınanın, yalnızlığın, imkânsız bir aşkın, sahte şeyhlerin, New Age dolandırıcı dinlerin romanıdır. Kahramanlarından bellidir bu: Neyzen, Devrimci Moruk, Kadir Kıymetbilir ve Balgın! Zaten size bir şey söyleyeyim mi, ben naçizen kendimi ter tepelek bir ‘hakikat arayıcısı’ olarak görürüm. Ahir zamanda bir yolcuyum yani…

Siz uzun yıllarınızı kültür ve sanat faaliyetlerine vakfetmiş biri olarak ne gibi eksiklikler gözlemliyorsunuz? Gerçek anlamda bir kültürel iktidar için ne yapılması gerekiyor?

Bir kere şu kültürel çeteleşme olayından vazgeçmeli. İki mahallede de bunu görüyorum. Dar grupçuluk, görmezden gelme, haset, hiddet! Bunlar mânasız. İnsani erdemlerde birleşmeli, çok sesli bir yapı kurmalı. Kültür sanat yayıncılığını ‘Koro’ şeklinde bir içine kapanmışlıktan çıkarmalı. Daha geniş bir zaviyeden bakıp ideolojide değil, sanat kalitesinde birleşilmeli. Kültürel iktidar meselesine gelince, gerçekten durum vaziyet iki seksen! Ne var ki umutluyum. Böyle bir hâlim var. İyimser bir adamım. İyi şeyler olacak diye beklerim.

Yerli ve modern bireyin ruhuyla Nasreddin Hoca’yı yazacağım

Hazırlık aşamasında olduğunuz bir Nasreddin Hoca romanınız var. Neden Hoca Nasreddin?

Bunun nedenini şu an anlatmak istemem. Çünkü yeni kitabımın sırrı faş olur. Ama şu söylenebilir: Nasreddin Hoca ve tüm Anadolu erenleri, bilgeler tarihi ve de 13. yüzyıl büyük İslam Rönesans’ı beslendiğim çağlayanlardır. Modern tarihimizle o tarih arasında yaşadığımız gelgitler, bunalımlar, sıkıntılar bizi biz yapan değerlerdeki erozyona mikroskobumu dayıyorum. Yerli ve modern bireyin ruhuyla, Nasreddin Hoca’nın ruhunu paralel akıtmak gayretindeyim. O roman vaktin evladının bir yol hikâyesi olacak. Âlimler cüretimi affederse, Seyri süluk da denebilir. İnşallah ilham kapıları açık kalır.

Toplumumuzun Nasreddin Hoca’ya dair bozması gereken ezberleri neler?

Bütün ezberlerimiz gibi o da yanlış. Nasreddin Hoca mizah karakteri değildir. Radikal batılılaşma çabalarının ve Selefileşme tuzağının örtbas gayretidir bu. Etrafımızda Yunus Emre’yi saz şairi sanan ya da Mevlânâ’yı sapkın addeden bir zümrenin olduğunu hatırlatmak isterim.

Peki ilerleyen zamanlarda Nasreddin Hoca gibi medeniyet hamurumuzun mayası olmuş başka isimlere de sıra gelecek mi romanlarınızda?

Birkaç fikrim var. Önce şu romanı bitireyim fakat. Çok uzun sürdü yolculuğu. Fırından taze çıkacak olanlara gelince: Gazeteye yazdığım pazar yazılarının felsefi tadı olanlarını bir kitap yaptım. Yayınevi bulursam onu yayınlamak istiyorum inşallah. Sonra da iki deneme projem var, biri ‘İstanbul’ diğeri sosyal medyada yazdığım kısa denemeler, ‘Jale, Çekirge ve Usta.’