Bahaeddin Özkişi, edebiyatımızın angaje eleştirmenlerinin ilgisine, -muhtemelen mistik ve muhafazakâr fikirleri nedeniyle- mazhar olamamış; ama bence ilginç öyküler içinde dikkate değer meselelere değinen bir yazar. Ele alacağımız Sokakta (1975) adlı romanı da felsefî derinliğiyle dikkat çekici.

Sokakta, ilk bakışta yaşlı bir kadının öldürülüşünü ve katilinin aranışını konu edinen bir polisiye. Dolayısıyla klasik polisiyeye uygun bir yapıya sahip: Bir maktul (yaşlı bir kadın), cinayeti araştıran ve katili bulmaya çalışan bir polis (anlatıcı-kahraman komiser), zanlılar (meselâ ölen kadının oğlu) ve tanıklar (meselâ Küçük Bey)… Evet tam da böyle! Ama işin ilginç tarafı Özkişi, bu klasik polisiyede bir ‘cinayet’i irdelemiyor; okurları âdeta ters köşeye yatırarak, bazı felsefî ve sosyal konuları tartışıyor; ruhçu düşünceyle materyalist düşünce arasındaki çatışmayı, bu bağlamda Doğu-Batı ekseninde yaşadığımız toplumsal değişmeyi ve değerler yitimini ele alıyor… Romanda ‘sokak’ da ruhçu-materyalist, Doğu-Batı çatışmasının yaşandığı, değerler yitimine sahne olan; ancak ‘konağı, mescidi ve türbesi’yle buna direnen önemli bir sosyolojik mekân…

***

Konu, ‘cinayet’ten çıkıp ruhçu-materyalist çatışmasına evrilince, Sokakta’ki şahısları da bu bağlamda kabaca, ruhçu-muhafazakârlar ve materyalist Batıcılar, diye ikiye ayırmak mümkün. Eserde, ruhçu düşünceyi cinayet zanlısı oğul ile komiser, Batıcı materyalisti ise Küçük Bey temsil ediyor. Özkişi, romanında kişileri aracılığıyla maddî gerçeğin dışında metafizik bir gerçek olduğunu ileri sürüyor ve çoğu muhafazakâr yazar gibi değişmeyi bir ‘yozlaşma, özden kopma’ olarak değerlendiriyor; hatta bu yozlaşmayı – cinayeti de- “Onlar” dediği metafizik Şeytanî güçlere bağlıyor. Polisiye kurgu içinde felsefî derinlik!.. Bence romanın en özgün yanı bu!..

Buraya kadar her şey iyi… Hatta başta da söylediğim gibi bir polisiyede metafizik ve sosyal meseleleri tartışmak, romanı özgün kılıyor. Ancak yazarın en büyük kusuru, eserde vakanın yaşandığı ‘Sokak’ı, iki karşı güce paralel olarak ruhçu ve materyalist biçimde birbirinden kesin çizgilerle ayırarak dizayn etmesi!.. Bu, oldukça şabloncu/ müdahaleci bir yaklaşım ve tabiata da aykırı bence. Evet, Türkiye’nin materyalist anlamda bir değişim yaşadığı, olumsuz bir değişime maruz kaldığı doğru, ama insanların böyle kesin hatlarla ikiye ayrılması gayr-i tabiî… Çünkü sokakta bu meseleden dolayı ‘arada kalmış’lar, flu daireler, geçişken hatlar var; hatta daha fazla yer kaplıyorlar. Bir de Özkişi’nin yaptığı gibi, bu ‘Sokak’ta günlük hayat ve kişiler arasındaki ilişkiler, daima ruhçu-materyalist şablonu dairesinde vuku bulmuyor!.. Yazar, siyah-beyaz zıtlığından yola çıktığı ve sokağa böyle baktığı için diğer renkleri ve tabiî hayatı yansıtamıyor romanında. Tanpınar böyle değil oysa!

***

Özkişi haklı, öyküsü özgün; ama sokağı bir şablona sıkıştırmamalı; perspektifi geniş tutmalıydı bence.

Şimdi gelelim asıl meseleye!.. Bugün ‘sokak’, Özkişi’nin anlattığından daha çok etkileniyor değişimden. Muhafazakâr yazarların çoğu –herhalde geçmişteki muhalif ve mağdur pozisyonun verdiği avantajla- genelde bu şablonu kullandılar. Ancak hem konum, hem şablon değişiyor bence. Özkişi’nin savunduğu ‘muhafazakâr kitle’ de büyük bir ‘değişim’ yaşamakta ve bana kalırsa edebiyatımıza konu olabilecek asıl ‘büyük dramlar’ burada…

Günümüzdeki ‘muhafazakâr yazar’lara tersten bakmalarını; bu drama odaklanmalarını tavsiye ederim. Bugünlerde Mustafa Everdi, –kimilerince yadırgansa da- muhafazakâr camiadaki dramı ironik bir dille anlatan ‘muhafazakâr hikâye’ler yazıyor!.. Takip edin, bugünün ‘dram’ı bu bence…