Bu yıl, Tarık Buğra’nın doğumunun yüzüncü yılı. Ünlü romancı az da olsa bazı kültürel etkinlikler çerçevesinde anılıyor, anılacak… Ben de bu yazımda onu Dönemeçte adlı romanıyla anmak istiyorum.

Buğra, muhafazakâr çevrelerin, özellikle Osmancık ve Küçük Ağa adlı romanları dolayısıyla takdir ettikleri bir isim. Çünkü gerek Osmancık’ta gerekse Küçük Ağa’da muhafazakâr düşüncenin tarih tezine uygun fikirler ileri sürüyor. Meselâ Küçük Ağa’da, Kurtuluş Savaşı’nı, “Kemalist kanon”un Vurun Kahpeye, Yaban, Yeşil Gece vb. romanlarındaki gibi, din karşıtlığı; hatta din adamlarının ihanetine dayanan söyleminin aksine, dinin ve dindar zümrenin Kuva-yı Milliye harekâtında önemli bir rol oynadığına işaret ediyor.

***

Belki de benzer tarihî/ siyasî konuları ele alışları sebebiyle Buğra ile Kemal Tahir, özellikle Osmancık, Küçük Ağa, Yağmur Beklerken ve Devlet Ana, Yorgun Savaşçı, Yol Ayrımı adlı romanlarıyla mukayese edilegelmiştir. Hatta muhafazakârların bu mukayesede, Kemal Tahir’e karşı Buğra’yı öne çıkarmak istedikleri söylenebilir. Ancak kanaatimce Kemal Tahir, tarih konusunda derin bilgilere vakıftır, bu vukuf, eserlerinde tarihe eleştirel bir bakış açısıyla bakmasını, kimsenin sormaya cesaret edemediği sorular sormasını, tabiri caizse tarihi ‘tersinden okuma’sını sağlamıştır. Meselâ Yol Ayrımı’nda Doktor Münir’in, bazı tarihî olaylara dair sorduğu sorulara ve yaptığı sıkı tahlillere muhafazakâr kalemlerde pek rastlanmaz. Bu sıkı ve ters bakış, elbette yeni bir tarih inşa etmeye çalışan “Kemalist sol” çevreyi rahatsız etmiş, Kemal Tahir bir dönem ‘devlet’çe sakıncalı yazarlar arasında görülmüştü. Açık söylemek gerekirse Tarık Buğra da, “inkılâpçı kanon”un tarihle ilgili egemen söyleminin hilafına, devletin kuruluş ve kurtuluşunda dinin ve milliyetin önemini vurgulamakla beraber, bence tarihe Kemal Tahir kadar sıkı ve ters bakmaz… Bu bir bahs-i diğer!. Lakin bu iki yazarın tarih bağlamında devlet ve iktidar karşısındaki tutumları ve konumları incelenmeye değer bir konudur… Böyle bir karşılaştırma Türkiye’de ‘muhafazakâr’ entelektüellerin iktidarla olan problemli ilişkisini görmemize imkân sağlayabilir.

***

Dönemeçte’ye gelince… Dönemeçte, Buğra’nın konu itibarıyla Türk aydınlarının taşradaki dramını; daha doğrusu 1940’lı yıllarda “Şeftali Bahçeleri”ne denk düşen şehir kulüplerindeki tükeniş öyküsünü anlatmaya elverişli bir roman. Ancak yazar, nedense bu önemli sorunu bir ‘aşk öyküsü’ne feda etmiş; Handan’la Doktor Şerif, Orhan ve Eczacı Celal arasında vuku bulan ve Eczacı Celal’in intiharıyla sona eren bu aşk sarmalı, romanı âdeta kuşatmış; hatta çok partili hayatla beraber gelen değişim, ekonomik ve politik yozlaşma, DP ve CHP’ye yönelik eleştiriler vb. önemli sorunların arka planda kalmasına yol açmıştır. Buğra, belli ki Doktor Şerif aracılığıyla, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ve çok partili hayata geçiş sürecinde Türkiye’nin önemli bir ‘dönemeç’te olduğu kanaatindedir. Nitekim Doktor Şerif, “dönemeç yalnız kendisinin değil, bütünüyle Türkiye’nin, Türkiye insanlarının önünde idi..” (s. 234) diyerek buna işaret eder. Peki bu zor dönemeçte, bir parça yaralı Türk aydınını temsil eden Dr. Şerif ne yapıyor? Bence sadece seyrediyor; hatta şehir kulübünün girdabına kapılıyor, ama bu arada Türkiye’nin sorunlarına -suya sabuna dokunmadan- dağınık ve bölük pörçük bir surette, klişe cümlelerle şöyle bir değinmeyi de ihmal etmiyor!. İşte bu nedenle ‘gerçek bir entelektüel’ olamıyor. Bu durumlarda çoğu muhafazakâr yazar gibi Buğra da, Dr. Şerif’i Fakir Halit’le temsil edilen ‘mistik irfan’a yönlendiriyor… Üstelik bu ‘irfan’ romanda bir ‘yama’ gibi duruyor.

Bence “Dönemeçte”ki Tarık Buğra bu…