Türk edebiyatının bence bugün en büyük sorunlarından biri, İsmet Özel’in ‘kıl Türk’ tabirinden ilhamla söyleyeyim; kıl kalemlerin istilasına uğramasıdır… Kıl Türk, nasıl kendi iradesiyle değil de başkalarının lütfuyla konuşur veya susarsa, edebiyatımıza musallat olan kıl kalemler de gücün ve sermayenin lütfuyla konuşurlar; çünkü “dünya nimetleri” onları mankurtlaştırmıştır. Doğrusu, zaman ve zemin de “kazları kuğu” diye yutturmaya elverişlidir.

Kanaatimce Türk edebiyatında ‘yerlilik ve millîlik’ tartışmalarına tam da buradan başlamak gerekiyor. Çünkü edebiyatımızın yerli ve millî olamayışının; hatta dünya çapında eser veremeyişinin önündeki en büyük engel, bu, bir türlü kendi olamayan, kendimizin hikâyesini anlatamayan ve ecnebi kültürlerin hikâyelerine öykünen parlatılmış kıl kalemlerdir…

Türk edebiyatının kalın; dolayısıyla yerli ve millî olmayı dert edinen yazarlarından biri, bence Kemal Tahir’di. Hatta Yol Ayrımı’nın Dr. Münir’i de, güce tâbi olmayan entelektüel zihni ve muhataplarını afallatan zor sorularıyla Türk romanının az sayıdaki kalın Türklerinden biridir. Bu arada aklıma gelmişken, Türk romanında kalın Türk karakterler ne kadar az değil mi?.. Azlığı da romanımızın ne kadar yerli ve millî olduğunu gösteriyor aslında…

Kemal Tahir, bir kalın kalem olduğu için edebiyatta yerlilik ve millîlik konusunda epeyce kafa yormuştur. Meselâ şu cümleleri oldukça dikkat çekicidir:

“Ben, romancı Kemal Tahir, İstanbul’da oturacağım, batıdan küfe küfe kitaplar getireceğim, sonra da Türk romanı yazacağım. Ona Türk romanı yazmak değil, Türkçe roman yazmak derler.” (Kemal Tahir’in Sohbetleri, s. 141)

H H H

Bu satırlar, önce şuna işaret ediyor: Türk romanı ile Türkçe roman arasında büyük fark var. Salt Türkçe yazmak, bir eseri yerli ve millî; yani Türk romanı yapmaya yetmez!.. Yazarın deyişiyle ona sadece Türkçe roman denebilir. O hâlde salt Türkçe konuşmak da, önemli bir ortak payda olmasına rağmen bir insanı ‘Türk’ yapmaya yetmiyor!.. Dolayısıyla Batı’yı kopya ederek yazılan Türkçe romanlar yerli ve millî değildir. Bu itibarla atılması gereken ilk adım, İsmet Özel’in dediği gibi “eve, şarkıya ve kalbe dönmek”; yani “iz sürmek”tir… Ama maalesef Türk edebiyatçısı, -güya muhafazakâr/ İslâmcı pek çok kalem de- Özel’in “Eskiler iz sürerdi/ Biz muttasıl arıyoruz yeni insanlar” dediği üzere, iz sürmeyi bırakmış, ne aradığını dahi bilmeden sadece ‘aramak’la meşguldür. Bu noktada kimi ‘modernist yazar’lar, bizde roman mı var ki, neyin izini süreceğiz diyebilirler!.. Bu, kanaatimce yanlıştır, Batı’da roman nasıl bir anlatı geleneğinden; destanlardan, masallardan, halk hikâyelerinden çıkmışsa, bizde de bir anlatma geleneği vardır. Nitekim Kemal Tahir; “Bir kere, Batı’da roman nereden kaynaklanmış?.. Masaldan, halk hikâyelerinden mi?.. Tamam! Benim de masalım var; halk hikâyelerim var… Öyleyse romanımı oturtacağım temel var bende…” (s. 142) diyerek, Türk romancısının iz sürmesi gereken geleneğe işaret eder. Ona göre Türk yazarı Türk’ün hikâyesini anlatmalıdır; bu ise “ırka dayanan Türk insanı değil, Osmanlı insanı geleneğini sürdüren” insan tipidir (Türk Romanı, Tekin Yay., s. 57). Ayrıca Batı’daki dramın sınıfsal çatışmalara dayandığını, Türk toplumunda sınıf olmadığı için romanımızın sınıfsal çatışma öyküleri üzerine bina edilemeyeceğini savunur. Kemal Tahir’in görüşleri özetle böyle!..

Bence genç kalemler, bu konuları derinlemesine düşünmeli. Çünkü bugün Türk roman ve hikâyesini ecnebi bir hava ve kıl kalemler işgal etmiştir. Türk edebiyatı bu işgalden ancak dik başlı, kalın/ cins kalemler ve sözünü sakınmayan eleştirmenlerle kurtulabilir!..