25Temmuz 2018’de İstanbul’da Grand Pera Emek Sineması’nda, benim de içinde bulunduğum, Kültür ve Turizm Bakanlığınca desteklenen, Telif Hakları Derneğince yürütülen, yaşayan elli yazar ve şair ile yazılı ve görsel röportajların yapıldığı “Yüz Yüze Konuşmalar: Yaşayan Edebiyat” projesinin iki ciltlik kitabı ve görselleri tanıtıldı. Bu, yaşayan şair ve yazarlarımızdan şimdilik elli değerli sanatkârımızın kayda geçirilmesi; eserlerinin arka plânındaki biyografik olguların, siyasî/sosyal ve edebî çevrelerin, sanat ve edebiyata ilişkin görüşlerinin tespiti açısından önemli bir kaynak… Onun için başta bu çalışmaya büyük katkı sunan değerli yazar Hüseyin Su olmak üzere, projenin başlamasına ön ayak olan eski Kültür ve Turizm Bakanı Nabi Avcı’ya, Bakan Yardımcısı Ömer Arısoy, eski Telif Hakları Genel Müdürü Dinçer Ateş, Yayın Kurulu Üyesi Prof. Dr. Şaban Sağlık ve Editör Abdürrahim Karadeniz Beylere, çalışmanın mutfağında yer alan Mehlika Değer, Ezgi Civelek, Kaan Can Bircan ve Telif Hakları Derneği Başkanı Cafer Vayni’ye teşekkür etmek lâzım.

***

Çalışma, yaşayan şair ve yazarların bir kısmını kayda geçirmek bakımından elbette önemliydi; ama bence asıl önemli olan, farklı renk, ses ve düşünceleri taşıyan kalemleri bir araya getirmesiydi. Kanaatimce Türk sanatkârlarının bugün de en büyük meselelerinden biri, maalesef Cumhuriyet’ten günümüze kadar süren ideolojik ve siyasî kutuplaşmalardır… Farklılaşmaları kastetmiyorum; çünkü sanat elbette kendine özgü bir bakışın, sesin ve üslûbun ürünüdür. Bu bakımdan farklılaşma; yani şahsîlik, sanatın -doğası gereği- zaten vazgeçilmez şartlarındandır. Ancak görünen, farklılaşmadan ziyade, ötelemeden, dışlamadan veya poetik iktidar/ kanon olma gayretinden doğan bir ‘ayrışma’, ‘kutuplaşma’; dolayısıyla iletişimsizlik hâlidir. Bu noktada, tanıtım toplantısına katılan yazar Sibel Eraslan’ın, bizde tüm sanatkârları farklılıklarıyla kucaklayan geniş bir ‘edebî muhit’in oluşamadığıyla ilgili tespitinin ve şikâyetinin altını çizmek gerekiyor. Yine bu bağlamda Bakan Yardımcısı Ömer Arısoy Bey’in konuşmasında vurguladığı ‘kültürel iktidar’ değil, ‘kültürün iktidarı’ ifadesini oldukça önemli buluyorum. Aslında her iki konuşmacı da, Türk sanatında belli bir iktidarın ya da zümrenin kültürel iktidarına değil, tüm farklılıkları ile bu ülkenin kültürünün güçlenmesinin gereğine işaret ediyorlardı. O hâlde devlet erkinin, Cumhuriyet’in kuruluş yılları ve Millî Şef dönemlerindeki bazı uygulamalardan da ders alarak, sanat ve edebiyatta bir görüşün/ zümrenin iktidarını amaçlayan, ayrıştırıcı, dışlayıcı, otoriter, inşacı, müdahaleci kültür ve sanat politikalarından hızla vazgeçmesi, nitelikli tüm sanatsal ve kültürel etkinliklere imkân –ilham değil- sunması; dolayısıyla tekniğin fersah fersah arkasında kalan kültürümüzü yeniden canlandırması gerekiyor. Sayın Arısoy’un ‘kültürün iktidarı’ temennisinden ben bunu anladım ve sonuna kadar katılıyorum.

Hâsılı bu ülkede inşacı devlet erki, tıpkı Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ndeki Halit Ayarcı gibi her şeye –bilim ve sanata da tabii ki- kendince ayar vermeye çalıştı, şair ve yazarları kendince kategorize etti, onlara kendince siparişler verdi, misyonlar biçti. Ama bunu, ‘kültürün iktidarı” için değil, daima kendi iktidarını berkitmek için yaptı.

Şimdi yapılması gereken, kutuplaşmaları, gerginlikleri bir yana bırakıp, tüm sanatkârları kucaklayarak, bu ülkenin kültürüne sahip çıkmak ve onu yükseltmektir!.. Yüz Yüze Konuşmalar: Yaşayan Edebiyat projesini ve Ömer Arısoy’un ‘kültürün iktidarı’ ifadesini, devletin kültür ve sanat karşısındaki yeni konumuna işaret etmesi bakımından önemli buluyorum…