Abdülhak Şinasi Hisar, Fahim Bey ve Biz’de; “insan iyi kitaplara kavuştuktan sonra, alelâde kimselerin sözlerine karşı müşkilpesend davranı[yor].” (s. 190-191) der. Gerçekten de öyledir; ben de Hisar, Refik Halid, Ahmet Haşim, Tanpınar gibi yazarları okurken, caddelerden canavar gibi homurdanarak geçen arabaları, çekirge sürüsü gibi akan kalabalıkları ve güneşle aramıza çelik duvarlar ören gökdelenleri bir süre de olsa unutur, sanki saltanat devirlerinden kalma bir caminin şadırvanından akan su şakırtılarını duyar, kendimi servilerin serin gölgesi altındaymış gibi hisseder; hâsılı bir hayal âleminde, artık maziye karışmış mümin ve mütevekkil mahallelere, avlularından kimi kez şen-şakrak çocuk seslerinin, kimi kez Kuran sesinin geldiği konaklara dalarım… Niye yalan söyleyeyim, o metinlerden aldığım hazzı, yeni öykü ve romanlarda bulamıyorum. Evet, hayat değişiyor; tabiatıyla edebiyat da değişiyor. Günümüzdeki yazarlar, artık o mümin ve mütevekkil mahalleleri; daha doğrusu o ‘eski şehri’ yazamaz; çünkü o şehir yok artık!..

***

Bütün bunları hatırıma Mitat Enç’in Uzun Çarşının Uluları adlı kitabı getirdi. Yeni kuşağı bilmem ama kitap ehli, Mitat Enç ismine ve onun başta Uzun Çarşının Uluları olmak üzere, Selamlık Sohbetleri ve Bitmeyen Gece adlı eserlerine âşinadır. Kanaatime göre İstanbul için Yahya Kemal veya Abdülhak Şinasi Hisar ne ise Gaziantep için de Mitat Enç odur. Çünkü İstanbul’u Türk edebiyatına nasıl Yahya Kemal ve A. Şinasi Hisar gibi yazarlar nakşettiyse, Antep’i edebiyatımızda ölümsüzleştiren de Enç’tir. Bu itibarla Uzun Çarşının Uluları’ndaki hikâyelerde, Birinci Dünya Savaşı ve sonrasındaki Antep; bu şehrin esnafı, meşhur ve sivri simaları, örf ve âdetleri, konak hayatı bütün renkleriyle gözümüzün önünde yeniden canlanır. Hikâyelere yer yer Fransız işgali sırasında yaşanan sıkıntılar ve Ermenilerle yaşanan bazı olaylar da yansır… Selamlık Sohbetleri adlı eserinden anlıyoruz ki Enç, anlattığı olayların ve simaların çoğunu, ya yaşadığı konakta, ya Uzun Çarşı’da veya sahreye gittikleri köylerde yakinen tanımış ve gözlemlemiştir. Kitaptaki hikâyelerin hemen hepsi, büyük bir konakta yaşayan, çevresini dikkatle gözlemleyen bir anlatıcı-çocuğun (Mitat Enç) hatıralarından ibarettir. Bu bakımdan metinlere hatıra-hikâye ya da portre-hikâye denebilir.

Bence Uzun Çarşının Uluları, Antep ağzını, sosyolojisini ve folklorunu çalışacaklar için de önemli bir kaynak. Meselâ “Eşek Kasabı Ali Bayram”da, bir baba-oğulun çıkınlarını açıp yemek yerken, yoldan geçen Bayram’a Ağam gel “Buyur tuz ekmek olak” (s. 193) deyişi ne güzel sözdür ve bu, ne mübarek bir gelenektir! Dolayısıyla hikâyeler, halkın geçim kaynaklarını, bazı zenaatları, örf, âdet ve inançları, eğlenceleri, yazlık ve kışlık yiyecekleri, bazı psikolojik-cinsel sorunları, geleneksel tedavi usullerini anlatması bakımından da önemlidir. Bu itibarla Uzun Çarşının Uluları, kadim bir şehrin çok sesli hayatını yansıtan ‘karnavalesk bir roman’a benziyor.

***

Kitapta ilginç, hatta sıra dışı simaların anlatıldığı yirmi iki hikâye var. Ben, bunlardan en çok “İmam Baba”yı sevdim. Çarşının bir hırka bir lokma yaşayan garip meczubunun anlatıldığı bu hikâyede, merhametin, hürmetin, kanaatkârlığın, rızanın ve güvenin hüküm sürdüğü bize özgü bir şehri iliklerinize kadar hissediyorsunuz… Bir de kimi hikâyelerde -meselâ “Asiye Teyzenin Evi”- eski şehrin, “baba ocaklarının birer birer yıkılıp o güzelim havuzlu, avlulu evlerin yerine pasaj, apartman diye dağ gibi yapıların dikil[işini]” (s. 384) hüzünle seyrediyorsunuz!

Demem o ki, Uzun Çarşının Uluları’nda bugünkü öykülerin göğünü istilâ eden ecnebi hayaletler yok!..