Aynı fakültede okuyan çiçeği burnunda iki genç, birbirlerine göz ucuyla baka baka sevmişler birbirlerini. Önceleri sınıf arkadaşıyken bakmışlar böyle olmuyor, gönül ferman dinlemiyor işleri biraz ciddileştirmeye karar vermişler. Beraber yürüyelim demişler, bu iş ciddiye binsin artık. İkisinin de kulağına, kalbine hoş gelmiş olmalı ki bu cevap bir pastanede oturup limonata-pasta fiks mönüsüne geçmişler. Genç kız bu ilk ciddi sohbetlerinde sevdiği delikanlıya birazcık çekinerek şöyle demiş: “Bak eğer biz bir yola beraber çıkıyorsak, eğer biz gerçekten biz olacaksak bilmeni istediğim bir şey var.” Delikanlı ise “Nedir o?” diye merak ve belki de korkuyla sormuş. Genç kız biraz kem küm ettikten sonra bir çırpıda: “Benim babam peruk kullanıyor. Biz bunu ailece çok önemseriz, önemli” demiş kızararak. Bizim delikanlı da içinden gelen şiddetli gülme isteğini bastırarak: “Ha tamam anladım, sorun değil demiş.” Kızın bu ilginç itirafına pek anlam verememiş ama komik de bulmuş bu peruk meselesini. Muhabbetlerine peruk mevzusunu unutarak devam etmişler. Oğlan hesabı ödemiş, kalkmışlar. Vedalaşmışlar sessizce.

***

Gel zaman git zaman bu iki genç birbirini gerçekten sevmiş olmalı ki ailelerinin de rızasını alıp küçük bir merasimle Çorum-Sungurlu’da nişanlanmışlar. Her iki taraf da pek memnun ayrılmışlar nişan sonrası, düğünü de yaza yaparız muhabbeti geçmiş bir yerde hatta.

Bizim delikanlı abimiz iki arkadaşıyla Ankara’ya otomobilleriyle dönüş yolundayken yolda otostop yapan bir amcayı da arabaya almışlar ve bu dört adam sohbet etmeye başlamışlar. Otostopçu amcamız Çorum-Sungurlulu çıkmış tabii ki. Damat adayı atılmış, biz de nişan yaptık oradan dönüş yolundayız şimdi demiş. Amca sevinmiş duruma: “De hele evlat, kimin kızına talip oldun. Ben tanırım, bilirim orada herkesi. “Servet Amcanın kızıyla nişanlandım” demiş delikanlı. Amcamız çıkaramamış. Bizimki izah etmiş: “Kendisi de eşi de öğretmen, emekli oldular şimdi çiftçilik yapıyorlar.” Amca gülerek “Sen bizim Peruk Servet’i diyorsun, bilmez olur muyum onu” demiş. Epey de gülmüş “Peruk Servet haa” diyerek. Damat yine sineye çekmiş kahkahasını, arkadaşları gülmüş etmiş amca gülmüş. Bir türkü tutturmuşlar. Şen şakrak Ankara yolunda ilerlemişler, amcayı bırakıvermişler gideceği yere.

***

Delikanlı Ankara’ya dönüp biraz kafa dinlemeye fırsat bulunca aklına peruk mevzusu gelmiş, tebessüm etmiş. Biraz üzerine kafa yormuş ve kendi kendine demiş ki: “Ben bu ailenin üzerindeki peruğun oluşturduğu hüznü bozmalıyım.” Ne yapsam ne etsem diye düşünürken şöyle bir karara varmış: “Eğer ben kayınpederin peruğunu kafasından alsam, herkes küplere biner. Nişan tehlikeye girer, en iyisi şimdilik edebimle oturayım. Efendi damat olayım, kimsenin huzurunu bozmayayım.” Bu konu da böylelikle kapanmış zihninde abimizin.

***

Birkaç yıl sonra bizim güzel çift Allah’ın emri peygamberin kavliyle evlenmişler, bir de nur topu gibi oğulları olmuş. İsmini Semih koymuşlar. Babası da “Ben bu oyunu bozarım aga, Semih bir büyüsün kayınpederin peruğunu başından aldırtırım evellallah” demiş, sevinmiş, planlar yapmış, hayaller kurmuş. Çok mutlu, örnek çekirdek bir aile oluvermişler. Her neyse bunlar böyle kendi hallerinde yaşarken bir gün bizim delikanlının yakın bir arkadaşı bu güzel çiftin evlerine misafir olmuş. Beraberce oturup çaylarını yudumlayıp heyecanla muhabbet etmişler. Daha sonra bizim damat abi, delikanlı abi, Semih’in babası olan abimiz arkadaşına biricik evladını göstermek istemiş. Zaten kendisi de özlemiş, görmek istemiş. Arkadaşından müsaade istemiş, yatak odasına geçip çocuğu almak için yerinden kalkmış. Yaklaşık iki dakika sonra eli boş bir şekilde geri gelmiş. Çocuğunu bulamadığını, kayınpederinin evde olduğunu onların sevmek için aldığını ve uyuduklarını bir çırpıda anlattıktan sonra “Semih’i almak için usulca odaya gireceğim” demiş. Odadan ikinci kez ayrılmış. Sonrası film şeridi gibi bir anda sessiz sakin evin seyri değişmiş. Bizimki kapıyı yavaşça açtıktan hemen sonra şangır şungur sesler gelmiş. Arkadaşı ve Semih’in annesi hemen ayaklanmış. Ne oluyor diye bakmaya gitmiş eşi. Arkadaşı seslenmiş “İyi misin?” falan diye. Hepsi endişelenmişler işin açıkçası. İşin aslı tuhaf, hüzünlü ve birazcık da komikmiş. Kayınpeder Peruk Servet uyuyacağı vakit peruğunu çıkarıp bir köşeye koyarmış dinlendirmek için. Damat da odaya girince, “Aman beni bu halde görmesin” düşüncesiyle yataktan aniden fırlamış, peruğu kafaya geçirmiş, ortalık haliyle birbirine girmiş, Semih bebek ağlamaya başlamış, kaynana şaşkın gözlerle torununa mı damadına mı yoksa eşine mi yardım etse bilememiş. Damat neye uğradığını şaşırıp aval aval etrafa bakmış, odadaki bardak çanak da nasıl olduysa yerlere saçılmış, haliyle de kırılmış. Tüm gürültü, hüzünlü bir peruğun başının altından çıkmış.

Hâsılı onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine. Gökten üç peruk düşmüş. Birisi Peruk Servet’in başına, diğeri Erol Evgin’in başına, sonuncusu da suya düşmüş. Öyle yani.