Futbolla bugüne kadar hemen hiç ilgilenmedim. “Türkiye’den ve dünyadan birkaç futbolcu ismi söyle,” deseniz medyada isimleri çok geçenlerden başkasını söyleyememem. Bir zamanlar aynı gazetede yazdığımız İslam Çupi’nin futbol yazılarını kendine has üslubu ve jargonu için okurdum. Bildiğim futbol terimleri de hâlâ sınırlıdır. Korner, ofsayt, penaltı, faul vb. Bu terimleri tarif etmemi isteseniz, tam tarif edebilir miyim, emin değilim. Bereket versin, Google var.

Yakın zamanlara kadar benim için futbol demek, tribünlerden yükselen yakası açılmadık küfürler, maç sonraları yenilen takımların dövülecek düşman (yani rakip taraftar) arayan gözü dönmüş fanatik genç taraftarları, önemli galibiyetlerin ve şampiyonlukların ardından sokaklara dökülen çılgın kalabalıklar, sabahlara kadar susmayan silah sesleri, kaza kurşunlarıyla can veren insanlar vb. demekti. Zamanla “Ya futbol olmasaydı, bu çılgınlar kurtlarını nasıl dökeceklerdi? En azından bir takımı tutarak kendilerini bir yere ait hissediyor, bir kimlik ediniyorlar; futbol vesilesiyle sokaklara dökülmeseler, başka sebeplerle dökülecekler!” diye düşünmeye başladım.

***

Futbol, bütün dünyada, galiba kitleleri meşgul ederek dikkatlerini belli meselelerden uzak tutmak açısından kullanışlı bir araç olduğu için üst seviyede destek görüyor. Aslında bir çeşit afyon... Fransız millî takımı Dünya Kupası final maçında şampiyonluk gollerini attıkça Cumhurbaşkanı Macron’un herhangi bir futbol fanatiği gibi yerinden fırlayıp heyecanla haykırması, futbolun futbolu aşan bir araca dönüştüğünü gösteriyor. Yanlış hatırlamıyorsam, 20. yüzyılın son Dünya Kupası’nı da Fransa kazanmıştı ve o zamanki Cumhurbaşkanı Jacques Chirac da sevincini Macron gibi yerinden fırlayıp haykırarak göstermişti. Ya Fransız halkının coşkun kalabalıklar halinde sokaklara dökülüşü, o akıllara ziyan sevinç gösterileri...

Açıkçası futbol siyasî liderlerin asla ihmal edemeyecekleri bir sosyolojik vakıa, politik bir hadise ve dünya çapında ortak bir dil haline gelmiştir. Hırvatistan finale kalınca Bakanlar Kurulu toplantısına millî takım formalarını giyerek katılan bakanların ağızlarını kulaklarına vardıran sevinç, eminim, gözünüzden kaçmamıştır.

Öte yandan millî duyguların özellikle milletlerarası futbol müsabakalarında doruk noktasına çıkması, aynı anda iki ülkede ve oynanmakta olan maçın neticesinden etkilenecek takımların ülkelerinde, milyonlarca insanın tek vücut halinde, bütün dikkatini yirmi iki kişinin ayakları arasında dönüp duran meşin topa teksif etmesi beni çok etkilemeye başladı. Siyasetçilerin dillerinden düşürmedikleri, sair zamanlarda sağlanması çok zor olan “millî birlik ve beraberlik” millî maçlarda kendiliğinden doğuyor. Böylesine önemli bir fırsatı kaçırmak istemeyen siyasetçileri çok iyi anlıyorum.

***

Fransızlar, 1998 Dünya Kupası’nda Cezayirli bir Müslüman olan Zeyneddin’in (Zinedine Zidane) attığı gollerle kazandıkları şampiyonluğu millî bir zafer olarak ilan edip kutlamış, şampiyonluğu kaybeden Brezilyalılar ise adeta millî matem yaşamışlardı. Fransızlar, son dünya kupasında da millî takımları büyük ölçüde Afrika menşeli oyunculardan oluşmasına rağmen sokaklara dökülüp kazandıkları zaferi sabaha kadar çılgınca kutladılar. Bu da, milletlerarası karşılaşmalarda doruk noktasına ulaşan millî duyguların, dolayısıyla milliyetçiliğin artık en sahih ifadesini “ırk”ta değil, “vatandaşlık” ve “ortak mukadderat” kavramlarında bulmakta olduğunu ve bundan ırkçılık damarları güçlü ülkelerin ders alabileceklerini düşünerek sevindik. Fakat...

Fakat hemen o gün Avrupa’nın “alter-ego”sunu yansıtan ırkçı yorumlar birbirini kovalamaya başladı. “Maymunlar top koşturuyor” mu demediler, “Fransa değil Afrika kazandı” mı demediler! Nicolas Maduro hazretleri bile buyurdu ki: “Fransa millî takımı Afrika millî takımına benziyor. Aslında kupayı kazanan Afrika oldu!” derken, Hollanda Dışişleri Bakanı Stef Blok’un göçmenlerle ilgili ırkçı açıklamaları dünyanın gündemine bomba gibi düştü. Benoordenhout’ta yaşayıp bir pazar günü Türk fırınından ekmek almak çok güzelmiş, orada yaşananlardan rahatsız da olunmuyormuş, fakat orada, onlarla birlikte yaşıyorsanız aşırı derecede rahatsız oluyormuşsunuz!

Görüyorsunuz, adam mensup olduğu medeniyetin temel dinamiklerinden birini uluorta açıklamaktan çekinmiyor: “Muhtemelen, genlerimizin derin bir yerlerinde herkesin belli olduğu bir grup ile birlikte olmak istiyoruz ve yabancı insanlarla bir bağ kuramıyoruz.”

***

Stef Blok’un bu açıklamasını hazmetmeye çalışırken geçen Perşembe günü İsrail parlamentosu İsrail’in statüsünü “Yahudiulus-devleti” olarak belirledi, İbraniceyi ülkenin tek resmi dili olarak ilan etti ve kanunlarda boşlukların fark edilmesi halinde bu boşlukların Tevrat’taki hükümlerle, yani Yahudi şeriatıyla doldurulmasına karar verdi. Sözün kısası, İsrail bir “apartheid devlet” olarak yeniden tarif edildi. Bu, Filistinlilerin ana vatanlarında bundan sonra bir zamanlar siyahilerin Güney Afrika’da, Amerika’da (ve evet Yahudilerin Nazi Almanya’sında) yaşadıklarını yaşayacakları, mesela Yahudilerle aynı otobüse binemeyecekleri, aynı mahallede oturamayacakları, aynı tuvaleti kullanamayacakları, hatta belki de aynı mağazadan alışveriş edemeyecekleri anlamına geliyor.

İsrail’in bu korkunç kararına karşı, göreceksiniz, Avrupa’dan ciddi bir itiraz sesi yükselmeyecek. Bazı dürüst aydınlar ve insan haklarını samimiyetle savunanlar cılız seslerini kimseye duyuramayacaklar.

Fransızlara gelince... Bana öyle geliyor ki, kendilerine benzemeyenlere, vatandaşları olsalar bile, ancak dünya şampiyonluğu gibi zaferler kazandırdıkları sürece tahammül edecekler. Macron Efendi, belki de siyahi futbolcuları öptükten sonra otelde temizlenmek için birkaç saat duş almıştır. O ve diğerleri İsrail’in yaptıklarına karşı çıkmadıkları sürece böyle düşüneceğim.