Nurettin Topçu’nun Küçük Ağa hakkında bir eleştirisinin bulunduğunu bilmiyordum. 1964 yılında Tohum dergisinde çıkmış olan bu eleştiri hakkında Asım Öz kapsamlı bir değerlendirme yazmış. Birikim dergisinde yayımlanan bu yazıdan İsmail Kara vasıtasıyla haberdar oldum.

İstiklâl Harbi’nin üzerinden onca zaman geçmesine rağmen edebiyatımızda hakkıyla anlatılamamış olmasından büyük üzüntü duyan ve çok beğendiği Küçük Ağa’yı bir ilk adım olarak gören Topçu’nun bir Anadolucu olarak özellikle Çolak Salih ve Ali Emmi karakterleriyle Anadolu’yu yansıtan gerçekçi tabiat tasvirlerine hayran olduğu anlaşılıyor. Ancak padişahçı İstanbullu Hoca’nın Kuva-yı Milliyeci Küçük Ağa’ya dönüşme sürecini yetersiz bulmuş. Dahası, Tarık Buğra’nın Küçük Ağa’da kullandığı dille ilgili ufak tefek itirazları da var.

***

Doğumunun yüzüncü yılı dolayısıyla Ekim ve Kasım aylarında, Ankara ve İstanbul’da konferans, panel ve sempozyumlarla anılacak olan Tarık Buğra, hiç şüphesiz Türkçeyi ustaca ve çok özel bir hassasiyetle kullanan yazarlardan biriydi. Dilde tasfiyeciliğin, kitap yakmanın başka bir çeşidi olduğunu, çünkü Yahya Kemal, Ahmet Hâşim, Reşat Nuri, Sait Faik gibi daha dünkü yazar ve şairleri bile okunamaz hale getirdiğini düşünürdü. Ancak, dilde, özellikle kitle haberleşme vasıtalarının araya girmesiyle hızlanan değişmenin büsbütün dışında kalmamak için, onun da okuyucusunu rahatsız etmeyecek şekilde, yeni kelimelerden ortak kabul görenleri sözlüğüne yavaş yavaş dâhil ettiği görülmektedir. Fakat yeni kelimeler onda, eski kelimeleri kapı dışarı etmez, aksine dilini ve üslûbunu zenginleştirme görevini üstlenirlerdi.

Tarık Buğra’nın tasfiyecilerle, yani dil mühendisleriyle kavgası, Talat Tekin’le 1950 yılında çıkardıkları tek sayılık Zeytindalı’nda başlamıştır. Bu sevimli dergide yayımlanan imzasız yazılardan “Dil İçin” ve “Tilcikler Tilcikler Tilcikler” başlıklarını taşıyanlarda öztürkçenin filozofluğunu yapan Ataç’la “Ah bir kelime yerine tilcik dedirtebilseniz... Değil mi Nurullah Bey?” diye hafifçe alay edildikten sonra, “Hem siz, Nurullah Bey, Cemal Yeşil adlı birini, niçin Ulus’da tilciklerle, Cumhuriyet’te ise kelimelerle övdünüz?” diye sorulur.

***

Zeytindalı’ndaki imzasız yazıların Tarık Buğra tarafından yazıldığı üslûbundan anlaşılıyor. Ömrünün sonuna kadar Türkçeyi kendine mesele edinen Tarık Buğra, mücadelesine, Hisar dergisinde devam etmiş, Mehmet Nâzım ve Süleyman Yücel müstear adlarını kullandığı polemik yazılarıyla öztürkçe taraftarlarını fena halde öfkelendirmişti. Özellikle “Öztürkçe Masalı” ve “TDK’nın Otopsisi” başlıklı yazıları çok önemlidir.

Bu yazıların ilkinde, “Biz de biliyoruz” der Tarık Buğra, “Şehir yerine kent dersek kıyamet kopmaz; hatta bir köy evinden bir sıva parçası dahi dökülmez. Ama şehir kelimesini bir kere gömdük mü, Tanpınar’ın bir büyük eseri, yani Türk kültürünün o eşsiz Beş Şehir’i Varto yıkıntılarının altında kaybolup gitmişe benzer. Siz şimdi ‘Hayal Şehir’den tutun da Şehir Kâhyası’ndan Eskişehir’e kadar neler yitireceğimizi düşünün.”

Ardından çarpıcı esprisini patlatır: “Soruyorlar: Arapça hakikat’ın yerine Türkçe gerçek kullanılsa ne kaybederiz? Ah kurnaz bebek; ne mi kaybederiz? Hakikat’ı hakikat’ı!” Ardından gelen cümleler daha dikkat çekicidir:

“Naziler kitap yakmışlardı. Komünistler aynı barbarlığı hâlâ yapıyorlar; üstelik daha yaygın, daha sistemli bir şekilde. Ama, inan olsun, öztürkçeci denilen ırkçılık sahtekârları onlara taş çıkartıyor; çünkü bunlar bütün Türk kütüphanelerini gömmek niyetindeler: Bir kelimeyi, ölümünü beklemeden fırına atmakla ne mi çıkar? O kelime ile kurulmuş on binlerce Türk mısraından duygu ve düşüncesinden gelecek nesilleri mahrum bırakmak kastı çıkar.”

***

Tarık Buğra’nın Hisar’ın Nisan 1967 tarihli sayısında çıkan “TDK’nın Otopsisi” başlıklı yazısı da cevap verilmesi hiç de kolay olmayan tespitlerle doludur. Öztürkçeciler, bu iddiaları ve ağır ithamları Türk Dili dergisinde kem küm ederek geçiştirmeye çalışırlar. Ancak bir süre sonra, kurumcu bir yazar, Tarık Buğra’nın Tercüman’daki yazılarını, Hisar’da yazan Mehmet Nâzım’dan aşırdığını büyük bir keşif heyecanıyla ilân ve iki yazı arasındaki benzerlikleri cümle cümle göstererek iddiasını isbat (!) eder.

Mehmet Çınarlı, “iki imzanın aynı şahsa ait olması ihtimalini hiç düşünmeyip çok değerli eserler vermiş, edebiyat tarihine mal olmuş koskoca Tarık Buğra’nın, Mehmet Nâzım gibi hiç duyulmamış bir imzadan cümle aşırabileceğini kabul eden bu parlak (!) zekâya oyuncak kediler bile, bir kere daha, kahkahayla gülmüşlerdi” diyor.

Hakikaten, Türk Dili’nde yazan, yani dil meseleleriyle uğraşan bir yazarın, Tarık Buğra ve Mehmet Nâzım imzalarıyla yayımlanan yazılardaki dil ve üslûp birliğini fark edememiş olması şaşırtıcıdır.

***

Tanpınar’ın ifadesiyle, yazarlık hayatının hemen başında “üslûp endişesi ile nesil arkadaşlarından ayrılan”, daha da önemlisi, öztürkçecilik cinnetinden büyük bir uzak görüşlülükle uzak durmayı başaran Tarık Buğra’nın hikâye ve romanlarında dil ve üslûp kaygısı hemen hissedilir. Kelimeleri seçişindeki ve sentaksındaki hususilik dikkat çekicidir. Uzunluk veya kısalık kompleksiyle zorlanmamış hareketli ve kavrayıcı cümlesi, Türkçenin bütün inceliklerini, zenginliklerini ihata etme gayretinin çarpıcı sonuçlarından biridir.

TRT Televizyonu’nda yapılan bir açık oturumun sonlarında, TDK’nın önde gelen isimlerinden Ömer Asım Aksoy, “Sayın Buğra,” der, “Türkçeyi sizin gibi güzel konuşan ve yazan biri nasıl olur da bize karşı çıkar?” Aldığı cevap susturucudur: “Bu söylediğiniz rasgele bir iltifat, bir nezaket cümlesi değilse, işte ondan!”

Büyük yazarı doğumunun 100. yılında bir kere daha rahmet ve minnetle anıyorum.