İzmir’de casusluk suçlamasıyla yargılanan Evanjelist rahip Brunson’ın suçlu olup olmadığı elbette yargılama sonunda ortaya çıkacak. Amerika’nın yetmiş yıllık müttefikini gözden çıkarmasına bakılırsa, Brunson “kendi halinde masum bir din adamı” değil. Din adamları arasından pekâlâ yaman casusların da çıkabileceğini, misyonerlerin Türkiye’deki faaliyetlerinden biliyoruz. Hele bir Rahip Frew vardır ki, hâlâ tartıştığımız bir meselenin başlıca müsebbibidir. Intelligence Service’in 1902-1924 yılları arasında İstanbul şefi olarak görev yapan Dr. Robert Frew’dan, nâm-ı diğer Reverend Frew’dan söz ediyorum. (Reverend, rahipler için kullanılan ve “muhterem” anlamına gelen bir sözdür)

***

Board of Foreign Missions of the Presbyterian Church’e bağlı bir Protestan misyoneri olan Reverend Frew’nun İskoçyalı bir Presbyterian’dı ve 1920’de kurulan İngiliz Muhipleri Cemiyeti’yle sıkı fıkı bir ilişki içindeydi. Meraklılar, geniş bilgi için rahmetli Fethi Tevetoğlu’nun Türk Tarih Kurumu tarafından yayımlanan Millî Mücadele Yıllarındaki Kuruluşlar (1988) isimli eserinin “İngiliz Muhipleri Cemiyeti” bölümüne bakabilirler.

Frew’nun Tevfik Fikret’le de ilişkisi vardı. Fikret’in yardımcısı ve çok yakın dostlarından biri olan Salih Keramet Nigâr’ın anlattığına göre, Halûk’un İskoçya’dan döndüğünde dinini değiştirmek istediğini Fikret’e yardımcısı vasıtasıyla haber veren odur. Güya mühendislik eğitimi için 1909 sonbaharında İskoçya’ya gönderilen Halûk, Fikret’in yabancı dostlarından birinin tavsiye ettiği (bu kişinin Frew olduğu anlaşılıyor) bir pansiyona yerleşir. Halûk, aslında bir Presbyterian rahibinin evi olan bu pansiyonda üç yıl yaşar ve 1911 baharında ülkesine Hıristiyan olarak döner (Bu bilgiler, Şair Nigâr Hanım’ın oğlu olan Salih Keramet’in Şehir Üniversitesi Taha Toros Arşivi’ndeki daktiloyla yazılmış ıslak imzalı yazısında yer almaktadır. Belge no. 001635467019)

***

Salih Keramet, aynı belgede, Tevfik Fikret’in Robert Kolej’deki hocalığı sırasında İngiliz ve Amerikalı aile çocuklarının nasıl eğitildiklerini yakından gördükten sonra, o sıralarda ilkokul çağına gelmiş olan oğlunu Mrs. Green’in Bebek’teki Community School’una verdiğini söylüyor. Bu okulda da, bütün misyoner okullarında olduğu gibi, duygu ve inanç eğitimine sabahları hep birlikte okunan ilahiler ve dualarla başlanmaktadır. Bu ahenkli ayinlerin etkisi altında kalan Halûk, on bir yaşına basınca babası tarafından yazdırıldığı Robert Kolej’in ortaokul bölümünde de sabah ayinleriyle İncil derslerine katılmış ve İskoçya’ya telkine çok müsait bir ruh haliyle gitmiştir.

Halûk’un, kendisiyle ABD’de yüz yüze görüşebilmiş tek Türk olan Ali Kaygı’ya eğitim için önce İskoçya’ya, daha sonra Amerika’ya gönderilişi hakkında anlattıkları dikkat çekicidir. Oğlunun yurt dışında Anglo-Sakson eğitimi almasını isteyen Tevfik Fikret, bunu Robert Kolej’deki dostlarıyla birlikte planlamış, burs problemini de Amerikalı ve İngiliz hocalar halletmişler. Sonuçta bu bir “misyonerlik olayı” gibi görünse de bir tanecik oğlundan paraca desteğini esirgememiş, cebine yeterince altın lira koymuş (Orhan Karaveli, Tevfik Fikret ve Halûk Gerçeği, İstanbul 2005, s. 122).

Tevfik Fikret, Halûk’un Hıristiyan olduğu Reverend Frew tarafından bildirilince aşırı bir tepki göstermemiştir. Salih Keramet’in söz konusu yazıda anlattığına göre, oğluna “Düşünce özgürlüğü ile dinden ayrılmanı anlayabilirim, ama tek yaratıcı tanıyan bir dini bırakıp ‘Üçlü Tanrı’ya tapmana aklım ermez,” demiş. Nigâr Hanım diğer oğlu Feridun Nigâr da Fikret’in bir toplantıdan sonra, “Halûk orada Hıristiyanlığı tutuyor. Her şeyi anlarım, dinsizliği de anlarım, fakat bir Müslüman’ın Hıristiyan olmasını asla anlayamam!” dediğini bizzat duymuş (Derya Tulga, “Feridun Nigâr’la Bir Konuşma”, Tevfik Fikret, Galatasaray Lisesi Yayını, İstanbul 1968, s. 26-27.)

İyi ama, “Tarih-i Kadim”i ve zeylini yazarak sadece İslâm’a değil, bütün dinlere karşı savaş açmış gibi görünen Tevfik Fikret’in misyonerler tarafından açılmış olan Community School ve Robert College gibi okullarda nasıl bir eğitim verildiğini bilmiyor olması düşünülebilir mi? Bir eğitimci ve bir baba olarak oğluna bu okullarda nelerin telkin edildiğini fark etmediyse, problemi başka yerde aramak gerekir.

Fikret, zannedilenin aksine, belki de oğluyla yakından ilgilenmiyordu. Halûk, Ali Kaygı’ya demiş ki: “Şiirleri bana ne kadar bağlı ve sevgi dolu olduğunu ele veriyor. Ah, keşke daha az bağlı olup da beni arasıra kucağına alıp okşasaydı! Hep bunu beklerdim. Belki inanmayacaksınız ama, beni bir kez bile kucağına aldığını anımsamıyorum. Belki almıştır da ben unutmuşumdur. Ben ve annem akşam yemeklerimizi evdeki dadımla birlikte yerdik.”

Bu sözlerden anlaşılan, Halûk’a sağlanan imkânların bir “misyonerlik olayı” olduğunu Fikret’in bildiğidir. Gösterdiği tepkinin çok cılız olmasına bakılırsa, Halûk’un tercihinden fazla rahatsız olduğu söylenemez. Nâzıma Hanım ise, oğluna yönelen tepkileri hafifletmek amacıyla onun Hıristiyan olduğunu sonuna kadar inkâr edecek “O da, babası gibi bir kudret-i külliyeye inanıyor!” diyecektir.

***

Reverend Frew’nun Tevfik Fikret gibi önemli ve çok tanınmış bir şairin oğluna çengel atarak hedefi on ikiden vurduğu, bu meselenin hâlâ tartışılıyor olmasından anlaşılmıyor mu?

Hiç şüphesiz, Türk kamuoyunda asıl tepki çeken, Halûk’un Hıristiyanlığı kabul ederek Amerika’ya yerleşmesi ve rahip olması değildi. Ahmed Cevdet Paşa’nın torunu ve Fatma Aliye Hanım’ın kızı İsmet Hanım’la Namık Kemal’in torunu ve Ali Ekrem Bolayır’ın kızı Selma Ekrem’in tercihlerinin değil de Halûk’un tercihinin tartışılması ve hâlâ tartışılıyor olmasının sebebi, Peyami Safa’nın da dediği gibi, babasının nazarında onun “bütün Türk gençliğini temsil ve hülasa ediyor” olmasıydı.

Tevfik Fikret’in Halûk’a hitaben yazdığı bütün şiirlerde bugünkü ve yarınki nesillere rol biçilmiş ve yol gösterilmiştir. Halûk, Avrupa’dan bol bol ışık kucaklayıp getirerek Türk gençliğine örnek olacak, vatan böylece zindan karanlığından kurtulacaktı. Ama o eve bir daha dönmedi.