Önceki gün Muharrem İnce’nin İzmir mitingini izledim.

Adnan Menderes Havaalanına indiğimizde, İnce’yi karşılamaya gelen ekip “Miting meydanının olağanüstü kalabalık olduğunu” söyleyince İnce dahil seçim aracındaki herkes şaşırdı ve heyecanlandı. Bunun üzerine ben “Neden bu kadar heyecanlısınız anlamadım, doğal değil mi, sonuçta burası sizin kaleniz” dedim.

Cevap “Kalemiz ama biz neredeyse 20 yıldır kalemiz olan İzmir’de bile böylesi bir kalabalık görmedik” oldu.

Olağanüstü bir kalabalık vardı. Yarım saatte meydana ulaşabildik. Ben miting alanı sandım, değilmiş. Sahnenin arkasıymış. Miting meydanında kalabalığın sonu görünmüyordu.

İnce, sokakların dilini biliyor. Esprili. Halka dokunuyor. Çok heyecanlı. Bu seçimde olmazsa sonraki seçimde, ama bu ülkenin kaderinde ben varım diyen bir özgüvene sahip.

İzmir’e İnce ile birlikte gittik. Uçakta kısa bir röportaj yaptım. Ben sordum Muharrem İnce cevapladı.

Kavga etmeyen bir Cumhurbaşkanı olacağım: Toplumun hiçbir kesimiyle kavga etmeyen bir Cumhurbaşkanı olacağım. Benim Cumhurbaşkanlığımda, toplumun farklı kesimlerini “şunlar marjinal”, “bunlar radikal”, “bunlar bizden değil” gibi dışlamayacağım. Toplumun bütün kesimlerini kucaklayan bir Cumhurbaşkanı olacağım. Hiç kimse devletin tarafından dışlanmış, devletin ötekisi hissine kapılmayacak. Bakın bunu başarmak zor değil. Biz hep birlikte bunu başarabiliriz.

Dilimin sürçtüğünü herkes biliyor: Her hafta Cuma’ya gidiyorum demek yerine her gün Cuma’ya gidiyorum demişim. Ne var bunda? Bunun bir dil sürçmesi olduğu bilinmiyor mu? E ona bakılırsa Erdoğan da Eskişehir mitinginde “Çocuklarıma helal lokma yedirmedim” dedi. Üzerinde mi tepinelim “Bakın çocuklarına helal lokma yedirmedim” diyor diye. Dili sürçtü Erdoğan’ın. Olur böyle şeyler. Program yoğunluğunun, dolayısıyla da yoğunluğun vermiş olduğu yorgunluktan kaynaklanan bir durum. Bir dil sürçmesinin malzeme yapılması çok ayıp.

Erdoğan’la aramızdaki tek fark: Cumhurbaşkanı Erdoğan namaz kılan, ibadetlerini yapan birisi. Ben ise beş vakit namaz kılmıyorum. Cuma namazlarına gidiyorum. Görüntü böyle. Ben yine de size Erdoğan ve benim aramdaki en belirgin farkın ne olduğunu söyleyeyim mi? Tek kelime ile, ben kötü birisi değilim. Kimseye kötülük yapamam. Bu ülkede bilerek kimseye ama kimseye kötülüğüm dokunmaz.

Bekir Bozdağ’a “Sen nasıl bir Müslümansın” diyeceğim: Bozdağ benim Cuma namazına gitmemi, konuşmalarımı, namaz kılıyor olmamı, umre ziyaretimi samimi olmadığını söyleyen demeçler veriyor. Seçim sonuçları ne olursa olsun seçimlerden sonra Bekir Bozdağ’ın yanına gideceğim, bu hakkı kendisinde nasıl bulduğunu soracağım ve yüzüne şunu söyleyeceğim “Sen nasıl bir Müslümansın? Allah’ın tahsildarlığına mı soyundun. Allah sana böyle bir hak mı verdi? Elinde samimiyet metresi mi var?”

Söyleyeceğim çünkü, asıl bunu söyleyen birisinin Müslümanlığını tartışmamız lazım. Bu söylemler dinin özünde yok. Bir Müslüman böyle bir şey söylemeye hakkının olmadığını bilir.

Ayrıca Müslümanlığa bizlerin giremeyeceği bir kamusal alan mı oluşturdular. Nedir yani bu. Böyle bir şey olabilir mi?

Annem çok üzülüyor: Bu tür şeylere en çok anam üzülüyor. Anamın üzülmesi de beni üzüyor. Yoksa benim üzüldüğüm, umursadığım yok.

Gönüllerimiz bölündü: Dış politikada bile uzlaşamaz hale geldik. 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nı hatırlıyorum ben. Bütün millet davulun aynı tarafındaydı. Şu anda öyle bir şey yok. Bakın, dış politikada dahi uzlaşamıyorsak, gönüller bölünmüş demektir. Gönüllerin bölündüğü bir ülkeden refah çıkmaz. Bu toplumdan refah çıkabilmesi için önce birbirimizi anlayacağız ve gönülleri birleştireceğiz.

Devletteki din hizmeti biz Sünnilerin tekelinde: Kürtlerle barışmamız lazım. Başörtülülerle, muhafazakarlarla, Alevilerle barışmamız lazım. Ama asıl Alevilerle muhafazakarların barışması lazım. Bakın, barışık bir toplum olmamamızın, ülkemizde toplumsal uzlaşmanın olmamasının acısını hep birlikte yaşadık.

Alevilere çok haksızlık yapılıyor. Alevilerden vergi alıyoruz, askere gönderiyoruz, şehit oluyorlar. Ama devletteki din hizmeti biz Sünnilerin tekelinde.

Biz devletin vergilerinden kendi mezhebimiz için pay alıyoruz, ama onlar alamıyor. Bu adil değil, hakkaniyetli değil, vicdani hiç değil. Ben doğru bulmuyorum.

Ben Cemevi’nde nasıl ibadet yapılır bilmem ama camide nasıl ibadet yapılır bilirim. Benim inancımda, kültürümde, geleneğimde cami var. Ama ben camiye gidiyorum diye Cemevlerini dışlamam doğru değil.

Herkes için adaletin olduğu bir Türkiye olacak: Herkes için adalet isteyeceğiz. Başörtülü için de, başörtüsüz için de, inanan için de, inanmayan için de, Kürtler içinde, Türkler için de, Aleviler için de Sünniler için de, AK Partililer için de, CHP’liler için de....

Adaleti tek taraflı istemeyeceğiz. Herkes için adaletin olduğu bir Türkiye olacak.

Asla güç bende demeyeceğim: Toplumun yarısının oyunu aldım o halde ne istersem yaparım demeyeceğim. Eğitimden örnek vereyim. Mesela eğitimdeki sorunu çözeceğim değil mi, kafama göre değil, uzmanlar ne diyor ona bakacağım. Toplumun ihtiyaçlarını, taleplerini dikkate alan bir Cumhurbaşkanı olacağım.

İhtiyaçtan fazla imam hatip liseleri açılmayacak ama ihtiyaç olduğunda bu kadar fazla açmayalım demeyeceğiz. Eğitimde kaliteyi artıracağız. Kimse zorunlu din eğitimi almayacak. Muhafazakar aileler ne kadar ihtiyaç hissediyorsa, ihtiyaç duyduğundan az din dersi eğitimi almayacak. Kelam, akaid, fıkıh, siyer ne dersi istiyorsa alabileceği bir sistem oluşturacağım.

Yargı bağımsız olacak: Yargıyı bağımsız hale getireceğiz. Dün bir yere bağlıydı bugün başka bir yere yarın İnce’ye bağlı olmamalı. Bu şekilde adaleti tesis edemeyiz. Yargının en utanç verici durumu şuydu. Birkaç sene önceydi sanırım, şöyle haberler okuyorduk, efendim sekiz sosyal demokrat, beş milliyetçi, dindar yargıç var.. Olur mu böyle şey? Ne kadar ideolojik hale gelmiş değil mi? Böyle hakim olur mu? Olmaz. İşte bu yüzden öncelikli olarak yargıyı bağımsız hale getirmemiz lazım ki, hukuk devleti olabilelim.

Seksen bir milyonun makbul olduğu bir ülke: Geçmişe baktığınız zaman gelen her iktidar kendi makbullerini oluşturmuş. ANAP gelmiş kendi makbullerini oluşturmuş, CHP kendi makbullerini oluşturmuş. AK Parti iktidara geldi o da farklı davranmadı kendi makbullerini oluşturdu. Ben şimdi diyorum ki, yeter artık. Artık o iktidarın bu iktidarın makbulleri olmasın, artık seksen bir milyon bu ülkenin makbulleri olalım.

Ekonomi yönetimini özerk hale getireceğim: Halk Bankası, Ziraat Bankası, Kalkınma Bankası ve Eximbank bütün bu bankaları sektörel anlamda yeniden yapılandıracağım. Ziraat Bankası medya patronlarına kredi vermeyecek, yüzde seksen köylüye kredi veren bir banka olacak. Halk Bankası başka işlerle uğraşmayacak gidecek kobilere, esnafa kredi verecek. Eximbank, Kalkınma Bankası girişimcilere destek sağlayacak. Kurumlar kendi görevlerini yapacaklar. Kurallara uyacaklar. Kurallar işleyecek.

Ekonomi kurumlarını özerkleştireceğiz ki, yapılması gereken ne ise onu özgürce yapabilsinler. Polisiye tedbirlerle enflasyon düşmez, enflasyon düşsün dediğinizde enflasyon düşmez, faizler düşmez. Ancak güven vererek bunu başarabilirsiniz. Hukuk devletini sağladığınızda bunu başarabilirsiniz. Piyasalara güven vereceğiz, yatırımcıya güven sağlayacağız çünkü kurumların üzerindeki baskılar olmayacak. Geliri gideri dengeleyeceğiz bir kere.

En çok güldüğüm espri: Cumhurbaşkanı adayı olduktan sonra sosyal medyada pek çok espri yapıldı. Bunlardan en çok güldüğüm, beğendiğim “CHP yıllarca Messi’yi yedek tutup Sabri’yi oynatmış” esprisi oldu.

Hitabet dersi almadım: En çok sorulan soru hitabet ve beden dilini kullanma konusunda ders alıp almadığıma ilişkin. Hayır, hiçbir ders almadım. Belki bu konuda beni cesaretlendiren, özgüvenli olmamı sağlayan sınıf öğretmenim olmuştur.

28 Şubat’ta başörtülü öğrencimi korudum

Muharrem İnce’ye ısrarla, dönüp dolaşıp başörtüsü konusunu sordum. Zira İnce’nin geçmişte başörtüsü yasağını savunduğuna dair bir video kaydı var. Bu video üzerinden de sordum. Cevabı ısrarla “Benim başörtüsü yasağını savunuyor olmam mümkün değil” oldu.

Ben nasıl başörtüsü düşmanı olabilirim: Yok öyle bir şey. Başörtüsü yasağını savunan bir konuşmam yok. Başörtüsüne mesafeli de durmadım hiç. Beni ilgilendirmedi hiç.

Ben dün ne isem bugünde aynı Muharrem İnce’yim. Bakın, benim babamın bir gelininin başı açık, bir gelinin ise başı kapalı. Benim kız kardeşim sizler gibi örtülü, gördünüz. Annem örtülü. Akrabalarımda başörtülü kadınlar var. Türkiye bu işte. Ben nasıl başörtüsü yasağını savunurum.

E bakın ben, 28 Şubat döneminde başörtüsü yasağının en yoğun olduğu dönemde dershanemde, bana yapılan baskılara rağmen başörtülü bir kızımızın dershanede eğitim almasını sağladım. Dershaneciliğim çok gündemde biliyorsunuz. Ama bu bilinmez, konuşulmaz mesela.

Bir gün başörtülü bir kızımız geldi bana “Ben başörtülüyüm, sizin dershanenize kayıt yaptırabilir miyim” dedi. Tabi ki dedim. Liseyi bitirmiş. Dersheneye kaydını yaptık derslere başladı. Bir gün bir subay geldi “Burada okuyan bir türbanlı varmış doğru mu?” dedi. Evet bir başörtülü öğrencimiz var” dedim. “Mevzuatlara aykırı türban takması, onu dershaneden çıkartmanız gerekiyor” dedi.

Ben de “liseyi bitirmiş birisinin mevzuatlara nasıl uyma zorunluluğu varmış” dedim. Tartıştık. Bir hayli baskı yapıldı devamı günlerde.

Ben o baskılara rağmen o öğrencimizin dershaneye gelmesini sağladım. İncinmesin diye bir gün bile o baskıları hissettirmedim.

İslam dininde resetlenme yok: Bakın, AK Partili dört kadın milletvekili başörtüsü ile Meclis’e geldiklerinde (2013) CHP’nin iki konuşmacısı vardı. Konuşmacıların birisi bendim diğeri de Şafak Pavey. O konuşmalarıma bakın bakalım başörtüsü hakkında ne söylemişim. Şahane bir konuşmaydı. Yalnız o gün başörtüsü ile Meclis’e gelen, AK Partili bir milletvekili “Artık resetlendim” dedi. Yani diyor ki, “Ben başımı örttüm ve artık bütün geçmiş günahlarım resetlendi.” Ben de dedim ki “Yok öyle bir şey. Başını örttün ve geçmişini resetledin. İslam dininde resetlenme yoktur. Sen Allah’a yalvarırsın, tövbe edersin ancak öyle sıfırlandım garantin olmaz. Sen sadece yalvarırsın. Affedip affetmemek Allah’ın takdirine kalmış?

Dün de hataydı bugün de: Dün Kenan Evren dinin nasıl olacağını, nasıl yaşanacağını dayatıyordu, bugün de bunlar dinin nasıl olacağını dayatıyorlar. İşte bakın benim namaz kılmamdan rahatsız oluyorlar, samimi değil diyorlar. Normalde sevinmeleri gerekirken üzülüyorlar. Kenan Evren dün dini devlete uydurmaya çalışıyordu bunlar da kendilerine göre uydurmaya çalışıyorlar. Dini kendilerine uygun bir şekilde tasarlamaya çalışıyorlar.

İkisi de yanlış. İkisi de hatalı yaklaşım. Bunu söylüyorum yanlış mıyım?