Hükümetin ekonomide yüksek büyüme isteğini anlıyoruz. Büyüme istihdam ve gelir artışı demek. Yerel seçimler ve ardından yüzde elli alınması gereken cumhurbaşkanlığı seçimi beklemekteyken, kesintisiz bir büyüme trendi yakalamak iktidarda kalabilmenin de önkoşulu haline gelmiş durumda. Ancak siyasetçilerin demeçlerine, büyümeden söz ederken sergiledikleri vücut dillerine baktığımızda meselenin daha ‘derin’ olduğunu hissediyorsunuz. Aynı şekilde çeşitli toplumsal aktörlerin değerlendirmelerini ve siyasetçileri dinleyen yığınların yüz ifadelerini gördüğünüzde de, olayın seçim kazanmak kadar ‘basit’ olmadığını kavrıyorsunuz.

Aslında yüksek ekonomik büyüme oranı başarılı bir ekonominin sahip olması gereken birçok özellikten sadece biri. Her şeyden önce bu büyümenin ‘kompozisyonu’ yani gerçekte neyin büyüdüğü ve bunun ne denli istenilir olduğu sorusu var. Ayrıca söz konusu büyümenin ‘maliyeti’ de önemli. Acaba piyasa dengelerini, fiyat istikrarını koruyarak mı büyüme sağlıyorsunuz, yoksa bütün bu dengeleri ve beklentileri bozarak mı? Bunların ötesinde büyümenin cari açığınızı ve bütçenizi ne denli olumlu ya da olumsuz etkilediği de kritik bir nokta. Çünkü büyümenin ne denli otonom bir dinamik yarattığı, hükümet müdahalesine gerek duyup duymadığı, dolayısıyla sürdürülebilirliği buna bağlı.

***

Kısacası tek başına yüksek büyüme sağlamak bir maharet değil. Bunu nasıl yaptığınız ve ekonominin diğer değişkenlerini nasıl etkilediğinize bakmak gerek. Öte yandan bu değerlendirme başka herhangi bir hedef için de geçerli. Örneğin faizleri düşürmek de kendi başına bir maharet değil ve istenirse kolayca yapılabilir. Ne var ki bunun nasıl yapıldığı toplumun ödemesi gereken maliyete de işaret edecektir ve yanlış yapıldığında ekonominin tüm dengesini bozan bir adıma dönüşebilir.

Kıssadan hisse ekonominin bir ‘denge problemi’ ima ettiği… Yani içinde olduğunuz konjonktürün gereklerini dikkate alarak, tüm değişkenlerini belirli sınırlar dahilinde tutacak şekilde, aynı anda ve birbiriyle tutarlı biçimde hedeflemeniz ve buna uygun politikaları hayata geçirmeniz gerekiyor. Böyle bakıldığında büyüme oranının örneğin cari açık oranından çok daha ‘değerli’ olduğunu ileri süremeyiz.

Ne var ki Türkiye’de büyüme oranı ekonominin ima ettiğinin ötesinde bir ideolojik anlama sahip. Yönetenlerde de yönetilenlerde de bir ‘büyüme fetişizmi’ söz konusu. Ekonomik büyüme neredeyse coğrafi alan genişlemesi, yani ‘fetih’ ile benzer duyarlılıkları tetikliyor. Ülkeler arası hiyerarşi çeşitli alanlardaki büyüklükler ile ölçüldüğü için, ekonomide hızlı büyüme de bizim diğer ülkeleri geçip, uluslar liginde daha ‘üst’ konuma yerleştiğimiz izlenimi veriyor. Büyümenin gönülleri besleyen bir başarı olmasının ardında, Türkiye’nin ekonomik büyümesinin ‘her alanda’ güçlenme mesajı içermesi yatıyor.

Ekonomimizin büyüdüğünü duyduğumuzda bir yandan toprak fethetmişcesine ‘cetlerimize yakışan bir diriliş’ gerçekleştirdiğimiz duygusuna kapılıyor, diğer yandan da ülkeler arası yarışta öne geçtiğimiz kanaatiyle, muhtemelen bütün diğer ülkelerden daha akıllı ve becerikli olduğumuzu düşünmeye meylediyoruz.

***

Teknik açıdan bakıldığında, büyüme ile enflasyon arasında hedeflere ulaşma zorluğu açısından pek fark olmasa da, bizim hükümetlerin enflasyonu düşürdüğü için göreceği takdir, yüksek büyüme sağladığında göreceğinin yanında çok sönük kalıyor. Anlaşılan o ki ‘büyüme’ bizim için fazlasıyla ideolojik bir konu. Kimliğimizi besleyen ve ötekiler karşısında sağlamlaştıran bir kıvanç vesilesi…

Aynı zamanda bu psikolojik de bir mesele… Muhtemelen özgüven eksikliğimiz, ya da Batıya had bildirme ihtiyacımız nedeniyle ‘büyümek’, böylece diğer ülkelerin önüne geçmek ve onlara “Türk’ün gerçek kapasitesini” göstermek istiyoruz. Tarihsel küçülme döneminin ruhsal kalıntıları, belki de bugün ekonomiye pek rasyonel bakamama sonucu yaratıyor. Öyle ki hükümet ne pahasına olursa olsun büyüme peşinde koşarken, toplumun önemli bir yüzdesi de bunu ‘maç kazanma’ coşkusuyla karşılayabiliyor.