Roma İmparatorluğu bile Avrupa’nın kuzeyi ile güneyini adamakıllı birleştirememişti. Bunu Hristiyanlık başardı. Ne var ki bir süre sonra iki farklı etnokültürel coğrafyayı birbirine bağlayan zincirler adeta teğel iplikleri gibi söküldü, yeniden iki ayrı Avrupa meydana çıktı. Belki bizim baktığımız yerden bu ayrışmanın fark edilmesi çok kolay değil ama Protestan reformunu, burjuva sınıfının doğuşunu, kapitalizmin gelişmesini, rasyonel bilimsel zihniyetin yükselişini… yani “Modern Batı”yı oluşturan sürecin anlaşılmasında Kuzey-Güney farklılaşmasının bir anahtar değeri var.

Bu çerçevede, Güney Rönesansı ile Kuzey Rönesansı’nı kültürel verimleri üzerinden mukayese edecek olursak, her iki bölgenin aynı dönemde ürettiği sanat eserlerinde birçok farklılık, veya başka bir bakış açısından ifade etmek gerekirse, özgün nitelikler görmek zor değil.

Sözgelimi Flaman ressamlarda -genel olarak- titiz detay işçiliği, İtalyanlarda etkileyici kompozisyon daha fazla öne çıkıyor.

Flamanlar portre ressamlığında ileri kabul ediliyor, İtalyanlar dramatik sahnelerin tasvirinde...

Dini konuların işlenişinde de iki coğrafya arasında farklılık bariz: İtalyanlar dini figürlerin erdemini, vakarını, merhametliliğini... yani kişisel özelliklerini tasvir ederken Flamanlar Hz. İsa’nın, Hz. Meryem’in, havarilerin, azizlerin bireysel deneyimlerini, yani sevinçlerini, kızgınlıklarını vs canlandırma konusunda başarı gösteriyorlar.

Tabiri caizse Güney’de daha ziyade toplumsal, Kuzey’de ise bireysel nitelikte bir din yaşayışı veya anlayışı görüyoruz.

Ne var ki… Kuzey sanatında hem Gotik dönemde hem de Rönesans döneminde dindışı temaların Güney’e nispetle daha yoğun görüldüğü doğru ama İtalyan Rönesans sanatçıları dini konularda, Germen Rönesans sanatçıları ise dindışı konularda eser vermişlerdir demek yanlış olur. Bunu tekzip etmek için Dürer tek başına yeter zaten. Bununla birlikte Reform sonrası dönemde Almanya’da dini konulu resim siparişlerinin azaldığını, buna karşılık özellikle portre ressamlığının yükselişe geçtiğini söyleyen kaynaklar var. bu doğruysa dindar (Protestan) burjuvaların din temalı tablolara kendilerinden beklenebileceği derecede ilgi göstermemesinin sebebi ayrı bir araştırma konusu olabilir.

Diğer yandan, Rönesans öncesinde din temalı eserlerin ağırlıkta olduğu doğru olmakla birlikte dindışı konulara uzak durulduğunu söyleyemeyiz. Ayrıca bu dönemin sanatçıları Kilise için dini konularda, burjuvalar veya prensler için ise dindışı konularda eserler üretiyorlardı demek de yanlış olur.

Rönesans döneminin en büyüklerinden Raffaello’nun Papa II. Julius’un isteğiyle Vatikan’daki Papalık Odaları’nda yaptığı duvar resimlerinden biri olan “Atina Okulu” freskinden aylar önce bir başka yazıda bahsettiğimizi hatırlayan vardır belki.…

Floransalı dâhinin bu duvar resminde antik çağın önde gelen filozofları bir arada gösterilir. Merkezde elinde “Timaeus” kitabını tutan Platon ile “Etik” kitabını taşıyan Aristoteles vardır… Batı felsefesindeki idealist çizginin babası sayılan Platon işaret parmağıyla gökyüzünü göstermekte, realist çizginin öncüsü Aristoteles ise yeri işaret etmektedir. Bunların dışında Heraklit’ten Diyojen’e, Pisagor’dan Öklid’e, İbn Rüşd’den Zerdüşt’e kadar pek çok düşünür ve bilgin de aynı tabloda bir arada resmedilmiştir. İlginç olan nokta Katolik Kilisesi’nin yönetim merkezindeki bir duvarı süsleyen bu bilgeler topluluğu içinde tek bir Hıristiyan bile yoktur.

Peki, bu meşhur freskteki filozoflar arasında neden hiç Hristiyan yok? Şundan: Vaktiyle kütüphane olarak kullanılan geniş bir salonun dört duvarından birindedir antik filozofları gösteren fresk. Diğer duvarlar da boş değildir yani. Mesela tam karşı duvardaki “Komünyon Ayini Üzerine Tartışma” adlı freskin üst kısmında Tanrı, İsa, Meryem figürleri; alt bölümünde ise Hıristiyan azizleriyle din bilginleri (ki aralarında bizim Dante de vardır) yer alır. Sanat tarihçileri ve eleştirmenler bu duvardaki teologların düzenli bir bütünlük içinde resmedilmesine karşılık filozoflar duvarındaki dağınıklığı Hıristiyan inancının felsefeye üstünlüğünün ifadesi olarak görmüşlerdir. Onun için Atina Okulu freskinde Hristiyan yok.

Ne olursa olsun, Katolik Kilisesi’nin en büyük otoritesine ait bir binanın kütüphane odasının dört duvarında Hıristiyan büyükleriyle antik filozofları, seküler şairlerle ilahiyat bilginlerini karşı karşıya -yani bir arada- resmetmek Rönesans’ın hümanist rüzgarlarının Papalık Sarayına kadar ulaşabilmiş olduğunu gösteriyor.

(Meraklısına not: Hümanizm dünyaya insanı merkeze alarak bakmak, tarihteki beşerî tecrübeyi esas almak demek. Önceki yazıların birinde yine Rönesans sanatındaki dünyevileşme eğilimlerini anlatmak için kullandığım tabirle, “utangaç laiklik” bir nevi… Çoklukla zannedildiğinin aksine insanseverlik demek değil hümanizm. Avrupalıların filantropizm dedikleri şeydir insanseverlik.)