Tarihin en eski çağlarından bu yana insanoğlunun en çok tartıştığı ve uğruna mücadele verdiği en önemli kavram ‘özgürlük’ olmuştur. İnsana özgürlük-sorumluluk ekseninde büyük bir değer atfeden Kur’ani söylem, bireysel özgürlüğe ve hesabın kişiselliğine vurgu yaparak, insanın üzerinde hiçbir kutsal otoritenin, vesayet sisteminin olamayacağına işaret etmektedir. Zaten insanın bir varlık olarak özgür iradesiyle hayatı keşfetmesi, ‘halife’ olarak yaratılmasının bir gereğidir.

Ancak gerek kadim Doğu toplumlarının, gerekse ‘aydınlanmacı’ Batı dünyasının kültürel kodlarında özgürlük talebi ile teslimiyet ve boyun eğdirme arzusu iki zıt kutup olarak sürekli bir mücadele içinde olmuştur. Doğal olarak Batı toplumlarının bu sorunu çözdüğü ve pür özgürlükçü bir yapılanma içinde oldukları söylenebilir. Ama görüyoruz ki son yıllarda Batı toplumlarında da daha donanımlı politik yapılarla Doğu’yu aratmayacak bir kültürel kimlik kapanması yaşanmaktadır. Özellikle yabancı düşmanlığı ve İslamofobi bu kapanmanın en dramatik örnekleridir.

***

İslam toplumlarındaki özgürlük sorununu doğru tanımlayabilmek için meseleyi muhalefet kavramı üzerinden okumakta yarar var. Maalesef İslam toplumlarında özellikle peygamber sonrası dünyada iktidarın kutsallaştırılmasıyla birlikte muhalefet kelimenin tam anlamıyla şeytanlaştırılmış, eleştirel ve özgürlükçü tavırlar ‘fitne-fesat’ kaynağı olarak değerlendirilmiştir.

Oysa tarihin bize gösterdiği gerçek şudur ki; insanın vesayet altına alındığı, aklını, vicdanını kullanmasının engellendiği, itaat ve teslimiyet odaklı bütün dönemlerde İslam toplumları derin krizlere sürüklenmişlerdir. Çünkü biliyoruz ki, bireyin özgürlüğünü, iradesini baskıyla ipotek altına almak, yani haksızlık ve zulüm Kur’an’da Allah’a ortak koşanlarla eşdeğer olarak değerlendirilmiştir. Ve İslam’ın evrensel ilkeleri gereği iman edenler haksızlığa ve zulme karşı koymakla mükelleftirler.

Nisa suresi 97. Ayette, imkanları olduğu halde Medine’ye hicreti göze alamayan, mallarını, mülklerini terkedemeyen kimselerle ilgili melekler onların canlarını alırken: “Söyleyin bakalım, siz inancınız, imanınız uğrunda ne yaptınız? Diye soracaklar. Onlar ‘Ne yapabilirdik ki?! Biz Mekke’de baskı altında yaşayan, çaresiz bırakılan, itilip kakılan kimselerdik’ diye cevap verecekler. Bunun üzerine melekler, ‘demek öyle! Peki Allah’ın yeryüzü geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya?!’ diyecekler. İşte onların ahirette varacakları yer cehennemdir. Ne kötü yerdir cehennem!”

Şunu açıkça ifade etmek gerekiyor ki, tarihin ve toplumsal şartların getirdiği zorluklar ve zorunluluklar ilahi bir takdir olamaz. Çünkü Müslüman olmayı tarihe, toplumlara ve kişilere teslimiyetle karıştırmamak gerekiyor.

Maalesef günümüz İslam dünyasında tarihe, geleneklere, siyasi otoritelere ve dini liderlere olan itaat ve teslimiyet duygusu öylesine vahim bir tablo ortaya çıkarmıştır ki, bizatihi özgürlük kavramı bile adeta içselleştirilmiş bir köleliğe dönüşmüştür. Zaten bütün tarih boyunca siyasal otoriteler için de makbul olan böylesine gönüllü bir kulluktur. Ve istisnasız bütün iktidarlar, insanların belirlenmiş davranışlar sergilemelerini beklerler.

Kuşkusuz özgürlük-sorumluluk dengesinin bozulmasında bütün sorumluluk siyasal iktidarlara ait değildir. Prof. Dr. Mehmet Evkuran, “Müslüman Dünyasında İktidar Otorite ve Özgürlük Üzerine Bir İnceleme” adlı makalesinde bu konuda şöyle bir tespitte bulunuyor: “Özgürlüğe yönelik yegane tehlike iktidardan gelmez. Sivil toplum da da özgürlük karşıtı eğilimler ortaya çıkmaktadır. Otoriter bir dünya (ya da ahiret) görüşüne sahip kesimler, kendi içlerinde uyguladıkları eğitim ve yönlendirme yöntemleriyle yetiştirdikleri dogmatik, önyargılı, dar görüşlü bireyler, özgürlük karşıtı birer gönüllü jandarma gibi davranmaktadırlar.”

***

Unutmayalım ki FETÖ olayı, sivil toplum perdesi altında oluşturulan, geliştirilen bir gönüllü kölelik zihniyetinin ürünüdür. Bir başka ifadeyle FETÖ’nün sergilediği kötülükler, iyilik, güzellik söylemleriyle itaat altına alınan gönüllü köleler tarafından gerçekleştirilmiştir.

Müslüman dünyadaki özgürlük ve hakikat kaybının ortaya çıkardığı vahim tablo göstermiştir ki, kişilere itaat akıl dışıdır. Çünkü kişileri kutsallaştırma bizatihi insanın fıtratında var olan ve Allah tarafından bahşedilen akıl, irade ve özgürlük vasfıyla çelişmektedir. Kanaatimiz odur ki bütün kötülükleri demokratik değerlerin üzerine atarak vicdanlarımızı rahatlatmak yerine, kendi içimize dönüp eleştirel bir bakış açısını geliştirebilirsek daha hayırlı bir iş yapmış oluruz.