Epey bir süredir Türkiye-Rusya-İran, Suriye konusunda Astana sürecini yürütüyorlar. Süreç boyunca resmi söylemler üzerinden bir okuma yaptığımızda, sanki çözüm konusunda önemli adımlar atılıyormuş gibi bir görüntü ortaya çıkıyordu. Ancak Rusya ve Esad’ın İdlib’te katliam için düğmeye basması, sivillere yönelik saldırıları başlatmaları gösterdi ki aslında Astana süreci kelimenin tam anlamıyla bir hikâyeden ibaretmiş.

Çünkü bugün Tahran’da yapılacak Astana zirvesi öncesi Putin ve Esad’ın tam bir oldu bitti mantığı içinde İdlib’te başlattığı saldırılar ittifakın ruhunu zehirleyen, daha da önemlisi süreci doğrudan dinamitleyen bir özellik taşımaktadır.

***

Aslında ittifakın öncesinde de, Astana süreci boyunca da Rusya ve İran pozisyonlarını hiç değiştirmediler ve de sahadaki fiili politikalarından zerrece taviz vermediler. Her iki ülkenin de temel hedefi, bütün işlediği cinayetlere rağmen Esad’ın dimdik ayakta kalması...

An itibariyle gelinen nokta da gösteriyor ki, “Putin-Esad el ele güzel günlere!” yürüyorlar... Şu bir gerçek ki Suriye’de yaşanan trajedinin en büyük sorumluları da, destekçileri de Rusya ve İran’dır. Amerika’nın hiçbir insani kriterle izahı mümkün olmayan duyarsızlığından cesaret alan Rusya elini kolunu sallayarak stratejilerini hayata geçirmeye devam ediyor, dolayısıyla sivillerin, bebeklerin katledilmesi karşısında ondan bir duyarlık beklemek abesle iştigaldir.

Ancak İran Müslüman bir ülkedir ve Müslüman olmanın ona yüklediği bir sorumluluğu olmalıydı. Ama gördük ki, İran’ın ne Müslümanlık ne de insani duyarlılık gibi bir derdi yok. Öyle anlaşılıyor ki “Şii kuşağı” garantide olduğu sürece Esad’ın bebekleri kimyasal silahlarla öldürmesinin, sivilleri katletmesinin bir mahzuru yokmuş...

Türkiye açısından baktığımızda biraz karışık bir tablo ortaya çıkıyor. Öncelikle bir hakkı teslim etmek gerekirse, Suriye’deki kaosun en ağır faturasını Türkiye ödüyor. Bir kere milyonlarca mültecinin yükü Türkiye’nin omuzlarında. Bu insani bir durum ve Türkiye’ye yakışanı da buydu... Ve tabii ki bölgedeki kaostan beslenen terör örgütleriyle mücadele...

Bütün yaşanan acılar ve insani trajedilerden sonra ortaya çıkan tablo ne yazık ki hiç iç açıcı değil. Eğer İdlib’teki Rus çılgınlığı durdurulamazsa, en büyük bedeli yine Türkiye ödemek zorunda kalabilir. Zira İdlib’ten çıkacak göç dalgası Türkiye’ye akacaktır.

İnsanlık adına esas utanç verici olan şu ki; yüzbinlerce Suriyeli katledildi, milyonlarca Suriyeli de vatanlarını terk ederek başka ülkelerde göçmen olarak yaşamak zorunda kaldı. Ama bütün bu yaşanan insanlık trajedisine rağmen Esad hâlâ ayakta ve şimdi İdlib’le son parantezi kapattığında diktatörlüğü daha da pekişmiş olacak, işte en büyük utanç da bu... Yani günün sonunda insanlık kaybetti, diktatör kazandı.

***

Şimdi Türkiye’nin diplomatik hamleleri açısından zor bir dönem başlıyor. Zira Esad, Rusya ve İran’ın desteği ile İdlib’te son noktayı koyduğunda ülkedeki genel hakimiyeti de sağlamış olacak. Çok doğal olarak bundan sonra sıra Afrin’e gelecektir.

Hatırlayalım, Esad Türkiye’nin Afrin harekatını ‘işgal’ olarak tanımlamış, geçen aylarda Putin-Esad arasında yapılan görüşmede de Putin Afrin’deki bütün yabancı güçlerin çekilmesi gerektiğini açıkça ifade etmişti. Şu anda Suriye’de Şii milislerin yanısıra ABD, Rusya ve Türkiye askerleri bulunuyor.

Muhtemelen İdlib’ten sonra sıra, Türkiye’nin kontrolünde bulunan bölgelere gelecektir. Oysa Türkiye terör gibi çok haklı bir gerekçeyle Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonlarıyla Afrin, el Bab, Cerablus, El Rai gibi merkezleri kontrol altına alarak ‘terör koridoru’nu önleyen ciddi bir başarı elde etmişti.

Kabul etmek gerekiyor ki, Türkiye’nin Batı ittifakıyla ilişkilerinin kalitesi zayıfladığı için, başından beri başka stratejiler içinde olan ve Esad’la birlikte hareket eden Rusya ve İran’la kurduğu ittifaktaki pazarlık gücü ancak bu kadarına yetti. Ve doğal olarak, Suriye’de işler esas oyun kurucu olan Rusya ve İran’ın istediği istikamette ilerliyor.