İnsan belli bir yaşa geldiğinde zaman zaman eski albümlerini karıştırıp hatıralarını yeniden güncelleme ihtiyacı hissediyor. Özellikle lise yıllarının mahzenlerinde üzeri örtülmüş gönül kırıklıklarını, umutları ve resimlerde hala tazeliğini koruyan şiirleri yeniden bugünlere taşımak muhteşem bir duygu.

Herhalde hemen herkes için lise yıllarındaki hatıralar, hayatının en değerli hazinesi niteliğindedir. Eğer bugün bile bir tercih yapma imkanı olsa, lise yıllarımı yeniden yaşamayı isterdim. Çünkü o yıllarda sadece bana ait olan çok güzel duyguları yaşadım, en güzel şiirleri okudum, bazı filmleri bir rüya tazeliğinde izledim, en önemlisi de Doğu-Batı klasiklerini büyük ölçüde lise yıllarımda okudum.

Öyle ki, devlet hastanesinden on günlük rapor alıp yurtta on gün boyunca romanlar, hikayeler, şiirler okudum. Hiç unutmam bir 23 Nisan tatilinde, benim için çok önemli olan şapkamı 7.5 liraya satıp üzerine de harçlıklarımı ekleyerek Lorca’nın toplu şiirlerini almıştım ve günlerce yurtta, sokaklarda Lorca okudum. Hele geceleri yatağımın başucundaki duvara kurşun kalemle şiirler karalayıp sonra onları defterimde temize çekmek, başka bir dünyada yolculuğa çıkmak kadar harika bir duyguydu...

***

Şimdi önümde lise yıllarındaki dostum Oktay’la birlikte çektirdiğimiz o resme bakıyorum. Bilmem şimdi nerelerdedir sevgili Oktay, ama o benim hayatımın istikametini değiştiren güzel insanlardan birisiydi... Bir gün “Ocaktan bu akşam üniversitede okuyan bazı abiler var, birlikte onların evine gidiyoruz” dedi. Bir Cumartesi akşamıydı üniversiteli abilerin evine gittik, akşam namazı cemaatle kılındı, yemekler yendi. Sonra İktisadi Ticari İlimler akademisinde okuyan Vedat abi Charles Baudelaire’in ‘Kötülük Çiçekleri’ kitabından şiirler okudu. Ve gece boyunca şiir okuma faslı devam etti, Sezai Karakoç’tan Necip Fazıl’a, Nazım’dan Attila İlhan’a, İsmet Özel’den Cahit Zarifoğlu’na...

Şiirler okunurken aynı zamanda bir köşede hafiften bir müzik sesi yükseliyordu. O güne dek hiç öyle bir müzikle tanışmamıştım. Ve tabii ki “bu nasıl bir müzik” diye sorma gereği duydum. Dediler ki; Mozart’ın 40. Senfonisi...

Şimdi bugünden geriye doğru hayatımın her anını bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçirdiğimde, Türkiye’deki eğitim sisteminin nasıl bir seyir izlediğini daha iyi görebiliyorum. Maalesef bugün artık kültürü, sanatı, bilgiyi önemseyen bir eğitim sistemimiz yok. Ayrıca genç insanların sığınabileceği, zihinleri dünyaya açık güzel insanlar da yok...

Evet geleceğe ilişkin umut vadeden günlerden geçmiyoruz, ama şiirler ve hatıralar hala aynı güzellikte... O gece üniversiteli abilerin evinde dinlediğim Baudelaire’in Kötülük Çiçekleri’den yeniden şiirler okumak eminim hepimizin dünyasını zenginleştirecektir.

***

/Akşamın Uyumu

Vakit geldi, ürperip, tütsü gibi

Her çiçek dalında buğulanıyor;

Akşamda kokular, sesler dönüyor

Hüzünlü vals, öldüren başdönmesi!

Her çiçek dalında buğulanıyor;

Kemanda üzgün bir kalp titremesi;

Hüzünlü vals, öldüren başdönmesi!

Gök güzel bir sunak, dinlendiriyor.

Kemanda üzgün bir kalp titremesi,

Kalp ki kara boşluğa kinleniyor;

Güzel gök, bir sunak, dinlendiriyor.

Boğuluyor kanında güneş şimdi...

Kalp ki kara boşluğa kinleniyor

Topluyor geçmişten kalan her şeyi!

Boğuluyor kanında güneş şimdi...

Aşkın bir tütsü gibi bende yanıyor/