Yıllardır Türkiye’deki eğitim sisteminin yetersizliğini ve bizi dünya ile rekabet edecek bir kaliteden yoksun olduğunu tartışıyoruz. Bu sistemin içinde yetişen bir insan olarak bizzat kendi hayat tecrübemiz üzerinden baktığımızda bile, eğitim kalitemizin ileriye değil, her geçen gün daha da geriye gittiğini görmek gerçekten hüzün verici.

Artık hepimiz biliyoruz ki, uluslararası PISA testi sonuçlarına göre, Türkiye’deki öğrenciler bilim, matematik ve okumada OECD ortalamasının altında. Türkiye 72 ülke arasında 50. sırada yer alırken, önceki testlere göre de performansı gerilemiş durumda.

Ancak daha da vahim olanı, gençlerimize anadilimiz olan Türkçeyi bile öğretemiyoruz. Geçtiğimiz yıl, halen liselerde okutulan edebiyat kitabını gördüğümde, müthiş bir hayal kırıklığı yaşamıştım. Lise yıllarımda, yani 1970’li yıllarda Nihat Sami Banarlı’nın edebiyat kitabını okutuluyordu. Şimdi geldiğimiz nokta ile geçmişi kıyaslamanın bile mümkün olmadığını görmek üzücü.

***

Kuşkusuz bizim meselemiz sadece kitapların kalitesiyle de sınırlı değil elbette. Her şeyden önce Türkçenin ruhunu, mana zenginliğini yeni nesillerin zihin dünyası ile buluşturacak donanımlı öğretmenlere ihtiyacımız var. Ama ne yazık ki bugün sadece edebiyat ve sanat eğitiminde değil, diğer alanlarda da gençlerimizi eğitecek öğretmenlerden mahrum durumdayız. Bu çerçevede yeni Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un, özellikle öğretmenlerin daha donanımlı bir noktaya taşınması konusundaki değerlendirmelerini çok önemsediğimi belirtmek istiyorum.

Nihat Sami Banarlı’nın “Türkçenin Sırları” adlı eserini lise son sınıfta okumuştum. Bugün de ne zaman Türkçe meselesi gündeme gelse, kitabı açıp tekrar tekrar şu cümleleri okuma ihtiyacı hissediyorum:

“Şu fani dünya saadetleri içinde hiçbir şey aziz Türk çocuklarına Türk dilini öğretmek kadar güzel hizmet değildir.

Vatan çocuklarına bir milletin yarattığı ve yaşattığı dili bütün güzellikleri incelikleri yücelikleri ve güzel sesleriyle öğretmek

Onları böyle bir dilin sihirli ifadelerine yükselterek her an daha çok duyan düşünen anlayan ve yaratan insanlar olarak yetiştirmek. Dilin böylesine tılsımlı vasıta olduğunu bilmek ve bütün bunları bilerek severek yapmak.

Burada cesaretle söyleyebilirim ki yeryüzünde nice insan böyle büyük bir sanatın böyle şerefli bir hizmetin vazifelisi olduğunu düşünmemiştir. Çünkü bilindiği ve zannedildiği gibi bu güzel

hizmet yalnız dil ve edebiyat hocalarının vazifesi değildir. Muallimler hangi dersin hocası olurlarsa olsunlar Türk çocuklarına herşeyden çok Türkçeyi öğretecek onlara anadillerinin ses ve söz güzelliklerinden ifade ve mana zenginliklerinden güfteler ve besteler vereceklerdir.”

Unutmayalım ki gençlerimize öğreteceğimiz en güzel şey Türkçedir. Çünkü bir ülkenin en değerliği varlığı, Türkçenin bütün incelik ve güzellikleriyle yarattığı sanat-edebiyat eserleridir. Yani şiirlerdir, hikayelerdir, romanlardır, musikidir...

***

Elbette bu, sadece kendi ülkemizin sanat-edebiyat eserleriyle sınırlı bir dünya anlamına gelmiyor. Doğu-Batı klasiklerinden başlayarak, gençlerimizi çağdaş dünyanın bütün sanat-edebiyat değerleriyle de buluşturmak zorundayız. Ama öncelikle kendi değerlerimizi öğretmek durumundayız.

Mesela Kemal Paşazade’nin gazelindeki şu dizelerden neden habersiz olsunlar ki...

/1-Dil açılmaz dide giryan olmasa

Tazelenmez sebze baran olmasa

2-Hil’at- vaslına olmazdı baha

Havf eğer peşinde hicran olmasa/

(1-Göz ağlayıp yaş dökmese gönül açılmaz, mutlu olmaz. Nitekim yeşillikler, otlar yağmur olmasa tazelenmez.

2-Ah, eğer önünde hicran (ayrılık) olmasaydı, onun vuslat elbisesine değer biçilmezdi!)