Özellikle döviz kurlarındaki çılgın yükseliş ve yarattığı kriz algısı, hepimizin geleceğe ilişkin hayallerini flulaştırmış bulunuyor. Döviz meselesinin neredeyse ‘mahallede yangın var’ edasıyla değerlendirilmesinin ekonomik realitelerle çok da örtüştüğü kanaatinde değilim. Elbette bu ifade, dövizin ekonomiyle ilgisinin olmadığı anlamına gelmiyor.

Bir kere bu döviz krizinin içinde papaz var, demokrasi mahallesinin zombisi huysuz ihtiyar Trump’ın kaprisleri var ve de irili ufaklı küresel ayak oyunları var. En absürt, hatta en gereksiz olanı da bir papaz yüzünden cebimizdeki paranın eksilmesidir. Eğer devlet aklı düzgün işleseydi, herhalde böyle bir absürtlüğü yaşamak zorunda kalmazdık.

***

Neyse... Bütün bunlar aslında meselenin magazin boyutu. Çünkü Türkiye’nin esas meselesi, ekonomideki cazibesinin kaybolmasıdır. Hatırlayalım, AK Parti iktidarının ilk döneminden 2011 yılına kadar devam eden süreçte Türkiye, AB ile yaşanan bahar havasının da motivasyonuyla ekonomide müthiş bir kalkınma rüzgârı yakalamış, demokrasisinin kalitesini arttırmış ve dünyada parmakla gösterilen bir ülke haline gelmişti.

Maalesef şimdilerde böyle bir rüzgâr esmiyor, bölgemizdeki ülkeler dahil dış ticaretimizin ana eksenini oluşturan ülkelerle bile sorunlar yaşıyoruz. Hiç kuşkusuz ekonomik ve siyasi ilişkilerimizin olduğu ülkelerle zaman zaman krizler yaşayabiliriz. Uluslararası ilişkilerin çıkar odaklı olduğu dikkate alındığında, küçük çaplı krizlerin genel toplam içinde çok da fazla bir kıymeti harbiyesi yoktur. Ancak şimdiki durum biraz farklı, AB hikâyemiz her ne kadar tamamı bizden kaynaklanmasa da doğru bir rotada ilerlemiyor, dış ticaretimizin ana gövdesini oluşturan ülkelerle yaşadığımız sorunlar giderek kalıcı hale gelmeye başlıyor. Ve tabii ki bütün bunların toplamında, faizden para kazanmak için gelenlerin dışında, fiili yatırım amacıyla gelen yabancı sermayenin oranı giderek azalıyor. Esas mesele budur, Türkiye ekonomik cazibesini kaybetmiştir, yargı ve özgürlükler konusunda gerek dış dünyada, gerekse içeride negatif bir algı sözkonusudur. Ancak bütün bunlara rağmen Türk ekonomisinin temeli sağlamdır, dolayısıyla dolar-papaz ilişkisine bakarak kriz havası oluşturmak doğru değildir.

Aslında Türkiye’nin ihtiyacı olan güçlü bir rüzgârdır; bunun için de herkes için güven iklimi oluşturacak güçlü bir hukukun üstünlüğü vurgusuna, özgürlüklerin teminat altında olduğunu gösteren sağlam bir siyaset diline ihtiyaç vardır.

Eğer bu rüzgâr yakalanabilirse, şu anda üzerimize yapıştırılmaya çalışılan kriz algısından kurtulup bu durumu fırsata çevirmek işten bile değildir. Bu bağlamda Türkiye-Almanya ilişkilerini değerlendiren Frankfurter Allgemeine Zeitunggazetesindeki şu ifadeler dikkat çekicidir: “Türkiye, Avrupa’nın dibindeki istikrarsız bölgede bir çıpa haline dönüşüp, petrol çağının kapanmasından sonra ekonomik gücüyle bölgesinin parlak bir aktörü haline gelebilir. Para krizi kısa vadede Türkiye’de nefeslerin tutulmasına yol açtı. Krizi fırsata çevirmek Türkiye’nin elindedir.”

***

Bu konuda önceki gün Ankara’da Türkiye-AB ilişkilerine ivme kazandıracak ‘Dördüncü Reform Eylem Grubu’ toplantısının gerçekleştirilmiş olması umut vericidir. Toplantı sonrasında yapılan açıklamada Amerika’nın müttefiklik ruhunu zedeleyen hamleleri karşısında “Avrupa’dan müttefiklik ruhuna yakışır açıklamalar” geldiğine dikkat çekilmesi önemli bir ayrıntı olarak not edilmelidir. Dışişleri, Adalet, İçişleri, Maliye ve Hazine bakanlarının ortaklaşa yaptıkları açıklama, aslında Türkiye’nin nasıl bir başarı hikâyesine ihtiyacı olduğunu en net ifadelerle ortaya koymaktadır. Demek ki Avrupa düşmanlığı faydalı bir şey değilmiş... Açıklamaların özeti şöyle:

-Gümrük birliği görüşmelerinin yeniden başlaması çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Vize serbestisinde 7 kriter vardı altıya düştü.

-AB’den beklentilerimiz var. Bu çalışmalarımızın karşılığını almak istiyoruz. Önümüze siyasi engeller çıkarılmasını istemiyoruz.

-Evrensel norm ve standartları biz temel almaya devam edeceğiz. AB’ye üye olalım olmayalım reform, AK parti iktidarlarının önceliği olmuştur.

-İnsan hakları ve mahkemelerle ilgili önümüzde bir eylem planı var ve biz bunu önceleyeceğiz.

-Türkiye’nin bu konudaki eylem planı revize edilecek ve özellikle insan hakları konusunda adımlar atılması hususunda bir ev ödevimiz olacak.

-Önümüzdeki dönemde yargıya güven daha da artacak.