Oldum olası hafta sonu yazıları yazmak, takip etmeye çalıştığım, aldığım ve verdiğim eğitim gereği bildiğimi sandığım dünya siyasetinin dışına taşmak istedim. Farklı gazetelerdeki köşe komşularımı özenerek, bazen de kıskanarak ama genellikle keyifle okudum. Karar’da da öyle. İbrahim Kiras’ın, Mehmet Ocaktan’ın, Yusuf Ziya Cömert’in tarih, insan, şiir ve müzik yazılarını en az siyaset yazıları kadar sevdim. 30 yıla yaklaşan günlük yazı serüvenimde birkaç denemem de oldu.

Hatta bir arkadaşım hiç satmayan “İnsani Yazılar” adlı bir kitabımı bile çıkarttı. Yıllar önceki bu başarısız denemeden yılmayıp dünya siyasetinin alıştığımız duyarsızlığına ters yazılar yazmaya devam ettim. Sayıları çok değil ama var. Bunları insanı rakama indirgeme, karar verme mekanizması olarak görme alışkanlığı dışına taşma denemeleri olarak düşünebilirsiniz. Birkaç kez edebiyat eleştirisine bile kalkıştım.

Okuyanlar ne düşündüler bilmiyorum ama ben kendi yazdıklarımı okurken zevk aldım, hoşlandım. Bundan sonra Pazar günleri hoşlandığım şeyi yapmaya, elimden geldiğince, ülke ve dünya gündemi elverdiğince siyaset dışı yazılar yazmaya çalışacağım. Gezdiğim gördüğüm yerleri, bazen yediğim yemekleri, daha doğrusu mekanları, bazen okuduğum kitapları, seyrettiğim filmleri, dinlediğim müzikleri, kısacası amatör izlenimlerimi sizlerle paylaşacağım.

Genel anlamıyla siyasetten ne derece koparım bilemem, ancak bu yazıların uzmanlarının alanına müdahale etmeyen denemeler olacağını söyleyebilirim. Umarım sizler de öyle okursunuz. Çok ciddiye almazsınız. Fakat bu hafta ciddi bir konuyla başlamak, Türkiye’nin yaşadığı ekonomik sorunlara ve hatta dünya siyasetindeki algısına katkıda bulunabilecek turizm, özellikle de yeme-içme sektöründen bahsetmek istiyorum.

***

Çoğumuz farkında olmasa da Türkiye’nin misafir ettiği turist sayısının ötesinde bir potansiyeli bulunuyor. Bu potansiyel rakamlara indirgenemeyecek kadar önemli. Dünya siyasetinde bir etki unsuru olarak kullanılma imkanını içinde barındırıyor. Eskisinden farklı olarak golf sahalarımız, marina restoranlarımız, değişik beklentilere hitap edecek otellerimiz var. Hepsinden önemlisi de yetişmiş insan gücümüz oluştu. Türkiye servis sektöründe önemli atılımlar yaptı.

Artık yeme içme alanında dünyaya mal olmuş markalarımız mevcut. Cuma akşamüstü Etiler’de yürürken Nusr-Et’in önünde çoğu Türkçe dışında diller konuşan önemli sayıda insanın yemek için sıra beklediğini gördüm. Etinin kalitesi ve yarattığı imajın etkisiyle insanlar paralarıyla yiyecekleri bir yemek için belli ki saatlerce restoranın kapısının önünde beklemeye razı. Ama sadece İstanbul’da değil New York’ta, Dubai’de ve sanırım başka yerlerde de öyle.

Bu denli kalabalık olmasa dahi benzerini komşusu Günaydın Steak House için de söyleyebilirim. Dinlendirilmiş sığır etinden yaptığı pirzolaları, kasap köfteleri, sucukları ve sosisleri bence Capital Grill gibi dünyanın bilindik markalarıyla yarışabilecek kadar iyi bir zincir Günaydın. Zaten yemek sırasında karşılaştığımız zincirin kurucusu, yaratıcısı Cüneyt Asan’ın söylediğine göre yarışıyormuş da. Dubai’deki şubeleri çok iyi iş yapıyormuş.

Bugün Londra’nın en işlek caddesinde dünyanın her yerinden gelen insanlar ‘bagel’ ya da ‘bretzel’ değil susamlı simit yiyor. Simit, döner ve genel olarak Türkiye mutfağı dünyanın pek çok ülkesinde gönülleri fethediyor, insanların bize bakışını, bizi algılayışını etkiliyor. Artık sıra sanırım şef mutfaklarının dünya sahnesine taşınmasına, Michelin Yıldızı alabilecek restoranların Londra’da, Paris’te, Berlin’de, Doha’da, Moskova’da açılmasına geldi.

Mehmet Gürs’ün The World’s 50 Best Restaurants’ta her geçen yıl daha üst sıralara tırmanan Mikla’sı neden başka ülkelerde de açılmasın? Neden birkaç Michelin yıldızı almasın? Ya da Yoldaş Sönmez’in Ent’i, Maksut Aşkar’ın Neo Lokal’i veya Aylin Yazıoğlu’nun Nicole’ü neden siyasi olarak etkilememiz gereken başkentlerde şube açmasın, pop-up etkinlikler düzenlemesin? Umarım yeni dönemde karar verme konumunda olanlar bu tür yatırımları ve etkinlikleri de destekleyecek inisiyatifler geliştirir.

Kaldı ki herkesin yurtdışına gitmesi, şube ya da restoran açması gerekmiyor. Burada olanları iyi tanıtarak da onların ticari ve mesleki başarılarından yararlanabiliriz. İstanbul’da öyle lezzet durakları var ki dünyanın pek çok yerinden insanlar ülkeye bu lezzetleri tatmak için gelebilir. Ramazan Bingöl’ün Urfa mutfağının ve kebaplarının İstanbul’daki temsilcisi RB Et Lokantası, Anadolu mutfağının en muhteşem ve lezzetli örneklerini sunan Doğan Yıldırım’ın Seraf’ı ilk aklıma gelenler arasında.

Barış Tansever’in tam bir İstanbul Klasiği Sunset’ini, Yücel ve Gülin Özalp’in eşsiz lezzetlerle dolu Escale’ini , Oral Kurt’un benzerlerine fark atan Karaköy Restoran’ını, Behzat ve İsmihan Şahin’nin meze ve deniz ürünleriyle ünlü Cibalikapı Balıkçısı’nı, Yorgi Sabuncu’nun kalitesinden yıllardır taviz vermeyen Kıyı Lokantası’nı, Yılmaz Öztürk’le özdeşleşen Mürver’i, Didem Şenol’un Gram’ını, İsmet Saz’ın TOİ’sini ve daha nicelerini unutmamak gerek.

İyi bir tanıtım kampanyasıyla hepsi kapısında farklı dillerde konuşan insanların uzun kuyruklar oluşturduğu, Rene Redzepi’nin Noma’sı gibi rezervasyon için haftalarca, bazen de aylarca sıra beklenen dünyanın sayılı restoranları arasına girebilirler. Lezzet ve kaliteleriyle, ülke ekonomisi kadar algısına da katkıda bulunabilirler. Aynısı İstanbul dışındakiler için de geçerli. Hisarönü’nde Port Frankie, Bodrum’da Orfoz ve Maça Kızı, Alaçatı’da Agrilia lezzet hafızamda yer edenlerden sadece bir kaçı.

Haksızlık etmemek için örnekleri çoğaltmak mümkün. Fakat yazıyı uzatmak ne yazık ki değil. Yerimi çoktan aştım. Lezzetleri aklımda kalan diğer yerleri, konuklarına iyi deneyimler yaşatan otelleri yazmaya umuyorum ki devam edeceğim. Türkiye kültürel zenginliği, doğal güzelliği ve yetişmiş insan gücüyle bu alanda yazmak ve okumak isteyenlere fırsatlar sunuyor. Otellerimiz, restoranlarımız kadar Bergama’daki Hasan Bey gibi çiftliklerimiz de anlatılmayı, görülmeyi, gösterilmeyi fazlasıyla hakkediyor…