Dokuz gün nedir ki? Gelip geçti işte.

Bayram için İstanbul’dan ayrılan milyonların oluşturduğu trafiği doğal olarak dönüşte de gördük. TEM ve E-5 yanında bir de bayram otoyolu vacip oldu sanki.

Gidip bir büyüğünü ziyaret etmeyi, bir el öpmeyi, sıla-i rahimi tercih edenlerin çoğunlukta olduğu bir bayram geçirdik.

Tatil beldeleri de dolup taştı tabii, ayrı bahis. Oralarda da bir kuyruk, bir trafik, bir karmaşa…

Malazgirt birden bayram tatilinin son gününün ağır gündemi oldu.

1071’de Alparslan ‘geldik’ demişti.

1915’te Millet Çanakkale’de ‘gitmiyoruz’ dedi.

Anadolu’ya giriş için soyut bir güncelleme olsa fena olmaz sanki. 2071’e ne kaldı şunun şurasında, ömrü olan görür.

Bazı yerlerde aşırı yığılan çöp görüntüleri düştü oraya buraya.

Bilmiyorum ki belediyeler iyi önlem almamış mı, yoksa halkın hunharca attığı çöpler karşısında çaresiz mi kalmış?

Trump kendi kamuoyu karşısında giderek daha zor durumların içine doğru yuvarlanıyor gibi. Azledilme tehlikesi karşısında “ben giderse” diye başlayan şantajlı yaveler gevelese de, sistem için ne farkeder gidip gitmemesi anlamıyorum.

Florida’daki bir gencin bir internet üzerinden oyun yarışma alanına silahlı saldırısı ise, 3 ölüm ve yaralıları ile birlikte bu toplumun yakın gelecekte neler yaşayacağına dair ipuçlarına yeni bi çentik olarak tarihe geçti.

Yemen’e atılan, çocuklara atılan bombalar durdu mu? Durmadı bayramda da. Bayram tatilinin trafik bilançosu ise yine 150 civarında ölüm ve yüzlerce yaralı ile kapandı. İnsanoğlunun özellikle de Türk oğlunun en bencil olduğu anlardan biri direksiyon başındaki ânı galiba. Tablo değişmiyor, acı.

Cumartesi Anneleri’nin son toplantısındaki uygulama doğal olarak tepki topladı. Gezi’deki ‘bazı’ görevlilerin çadır yakma uygulamaları geldi bazılarının aklına. Bilin bakalım niye?

Bursa Ulu Camiindeki harika ağaç işçiliğine sahip minberi korumak için yapılan cam mahfazanın uygulama şekli haklı olarak bir tartışma çıkardı. Daha önce de câmi içindeki mermer şadırvana böyle garabet bir koruma uygulaması yapmışlardı. Bilemiyorum ki bu tuhaflıklara kim karar veriyor, kim uyguluyor, kim denetliyor? Bir anıt esere, herkesin gözü önündeki bir tarihî hazineye bunlar yapılabiliyorsa, göremediğimiz yerlerde kim bilir daha neler yapılmıştır diye düşünmeden edemiyor insan. Gerçi Bursa’nın ortasındaki ucube yapılar topluluğu daha öylece şehre çakılmış kazıklar olarak durmuyor mu?

Leyleğin ömrü laklakla geçermiş.

Onlar da toparlanıp göç vaziyeti aldılar bugünlerde. Ne diyelim, bir bayram da böyle geçti. Bilemiyoruz ki işte bu sondan önceki kaçıncı bayramımızdı. Gününüz, ömrünüz aydınlık olsun.

Menemen sorunsalına üçüncü yol çözümü

Bayramda acayip bir tartışmamız daha oldu sosyal medyada.

Vedat Milor ortaya bir anket atarak sordu: Menemen soğanlı mı olur,soğansız mı?

Tartışma hemen büyüdü.

Bu konuda daha önce epey bir münakaşa, müsademe ve mütalaa eyleyen Samet Doğan ve İdris Mahfî başta olmak üzere, bazı ehl-i tivitırlar küllenen ateşe yeniden üflediler.

Anketin sonucunu yüzde 51’le menemen soğanlı olur diyenler kazandı ise de tartışmanın yankıları hâlâ sürüyor.

Bendenizin bir önerisi var; Eğer menemende aranan lezzet ise, soğandan daha âlâ olduğunu düşündüğüm bir lezzet var: Sarımsak.

Üçüncü yol olarak, soğansız ama sarımsaklı menemeni hararetle öneriyorum.

Ha, menemenin ana yurdu, merkez üssü addedilen Çakallı’da kaşarlı yapıyorlar, orası ayrı.

Bir de şu yok mu birader? Bir damak lezzeti ne zamandan beri demokratik ölçütlerle tanımlanır oldu?

Dergiler ve kağıt fiyatları

Son döviz dalgalanması kağıt fiyatlarını yükseltince özellikle amatör dergicilik yapanlar aşılması zor bir duvarla karşılaştı.

Hatta şimdiden bazı dergiler kapanma kararı aldı.

Zaten dağıtım sorunu başlı başına maliyet gerektiren bir durumken, buna bir de kağıt fiyatlarının eklenmesi, bir çoğu cep harçlığıyla ve fedakârlıklarla çıkan dergileri zor durumda bıraktı.

Kimi dergicilerin muhtelif bakanlıklara bir mektup yazdığını ve yakın göndereceklerini duydum.

Bütün dergici dostlara kolaylıklar diliyorum.