Eski bir söze bakacak olursanız bütün yollar Roma’ya çıkar. Ama yolu ya da deyimi tersinden okursanız, Roma’dan her yere doğru giden yollardan birine doğru da gidilebilir.

Bayramda İstanbuldan ayrılan milyonlarca kişi Anadolu ve Avrupa’ya doğru göç oklarıyla da gösterilebilecek şekilde çıktı. Şehir hafifledi. Gelgelelim özellikle Ege ve Akdeniz’deki bazı merkezler yerel nüfusun 20-30 katı bir nüfusla dolarak ‘yaşanmaz’ hâle geliverdi. Bir sahil kasabasındaki aşırı sıkışan trafik, birden yükselen fiyatlar, servis kalitesindeki düşüş, bunaltan sıcak şu bu… Ama kimse şikayetçi değilmiş gibi bir hava.

Neden? Çünkü orada olmanın statü gibi algılandığı bir atmosfer var. Atılan birkaç instantik fotoğraf, sorulan soruya (sorulmasa da punduna getirip) “şuradaydım şekerim” demenin tatmini çekilen tüm bu çileyi görmezden gelmeye yetiyor gibi. İstanbul’dan bayram için yola çıkan milyonların ezici çoğunluğu ailelerinin yanına, kendi memleketlerine, köylerine gitseler de, direkt gözde tatil beldelerine giden bir gurup ahâli de hep mevcut. Bazıları “olur mu hiç, bayram, ruhsuz bir tatile dönüşebilir mi?” diye yakına dursun, bu bayramda biraz daha yükselen ve Kurban ibadetine açıkça cephe alan sözde hayvan savunucusu yaklaşımlar da orada burada arz-ı endam etmeye başladı. Her ne kadar bunlara yönelik her seviyeden cevaplar sosyal medyada veriliyor ise de ‘bu benim bayramım değil’ tarzı söylemler tuhaf bir sosyal ayrımın işaret fişekleri gibi. Bilindiği gibi daha önce ‘zulüm 1453’te başladı’ gibi bir cümleyi de Kadıköy’deki bir duvarda görebildiğimiz bir ülke burası.

Bu toplumdan, bu ülkenin ruh köklerinden, bu ülkenin dilinden, dininden rahatsız olmayı anlarım! İnsan başka bir dinî inanç mensubu da olabilir. Bunların hepsi mümkündür ve zaten Allah bu özgürlüğü her insana vermiştir. Anlamadığım şudur: Aynı topraklarda yaşadığın onmilyonların, -bilinen deyimiyle söyleyelim; ezici çoğunluğun- inancına, kültürüne dönük bu içten içe aşağılamacı tutum ve nefret söyleminin arkasındaki varolma ölçütü nedir? Hayır, madem bu kadar mutsuzsun buralarda, çeker mutlu olduğun bir yere gidersin, değil mi ama? Böyle sabah akşam mızıklanarak yaşanmaz ki, acı kendine.

Bir yanda Kurban Bayramı’nın ilahî özü, neşesi ve anlamından yola çıkarak dünyanın her yanındaki yoksullara ulaşmak için yeryüzüne dağılan gönüllü genç Müslümanlar var, bir yanda da sair zamanlarda instalarını şehvetli ızgara et görüntüleri ile süsleyen ama Kurban Bayramı’nda birden vejetaryenliği, veganlığı hatırlayıp ‘Kurban istemezük’ cephesine yazılanlar var.

Et yemeyi, hayvan ürünleri yemeyi sevmeyebilir, reddedebilirsin. Ama o kadar işte. Kimse sana zorla et yedirmiyor. Geçenlerde bir vegan festivalinde büyük bir çiğ et parçasını iştahla yiyerek şov yapan bir adam vardı. Neydi o? Şeydi.

Üzgünüm ahbap, bütün yollar senin parmağının gösterdiği yere çıkmıyor. O parmağını yavaşça indir istersen. Ya da bilemem, öyle kalmayı sürdür.

Bayram, selam sana.

Hece çocuk edebiyatı özel sayısı

Bilen bilir, Hece’nin özel sayıları bir klasiktir. Hece dergisi 10. özel sayısını çocuk edebiyatına ayırdı. Daha doğrusu önceki yıllarda yaptığı özel sayıyı zenginleştirerek yeniden bastı.

900 sayfayı aşan ve ciddî bir emeğin ürünü olan bu özel sayıda, çocuk edebiyatı bir çok boyutuyla ele alınmış. Öznel yaklaşımlardan çeşitli dosyalara, çocuk edebiyatının tarihsel gelişiminden güncel sonuçlara kadar çeşitli alanlarda onlarca ismin çabası var. Çocuk edebiyatı araştırmacıları için ciddî bir kaynak olma özelliği taşıyan bu çalışma için Hece’yi ve emeği geçenleri kutlarız. Mustafa Şahin’den tadımlık bir denemeyi sizinle paylaşıyoruz: