İnanılır gibi değil ama 2 milyon çocuk obezmiş ülkemizde. Çocuk nüfusun üçte biri.

Büyükler için de durum aynı, nüfusun üçte biri obez.

Sebepleri ne olursa olsun trajik bir durum.

Artık modern bir gereklilik olarak, herhangi bir projenin proje çocuğu olarak görmelere doyamadığımız çocuklar; obez olup yuvadan uçmuyor; olduğu yere çakılıyor.

İster dijital cavcuvların başından kalkmadığı için deyin, ister hareket etmediği için deyin, ister 1 kilometrelik yoldaki okula bile servisle gidip hiç yürümediği için deyin, isterseniz sabah akşam kanserojen abur cuburları löpletip üzerine de envai çeşit müptezel asitik içeceklerle cila çektiği için deyin, farketmez; Obezite çocuklara indi ve çocuk da artık dünyadaki obez zincirinin küçük bir halkası.

Biliyorsunuz geçtiğimiz yıl dramatik bir veri açıklanmış ve küresel düzeyde obeziteye bağlı ölümlerin, açlığa bağlı ölümleri geçtiği ifade edilmişti.

Diyelim 12 yaşındaki bir çocuğun babasından daha ağır olmasını bir sorun olarak görmüyorsunuz, pakizneyi sorun olarak görüyorsunuz bir çocukta; yılsonu ortalamasının veya filan sınavdaki notlarının düşük olmasını mı?

Ayrıca çocuklardaki obezliğin sadece şişmiş vücutlardaki fazla kilolardan olduğunu düşünmek abes. Belki daha endişe verici olanı algılardaki, duygulardaki ve davranışlar bütünündeki obezlik.

Nasıl mı? Zahmet olacak ama onu da herkes birazcık düşünüp kendi bulsun.

Yavaşlıyor dünyanın dönüşü.

Sebebi obezlerin çoğalarak dünyayı daha da ağırlaştırması değil.

Amerika da bir obez. Obez devlet.

Dünyadaki görülebilir obezitenin anlaşılabilir sebepleri var.

Çocukların obez olması yalnızca bir sonuç.

Üzücü bir sonuç.

İstanbul’da yaşamak

Bi kaç günlük Anadolu şehir, kasaba ve köylerinden sonra İstanbul’a dönüp adapte olmak doğrusu biraz zor.

Bu zorluk daha Sakarya’daki, İzmit’teki trafik yoğunluğundan başlıyor.

Şehirde dün sınırlı bir alandaki bir saatlik arabalı ve yaya dolaşımımda, sinirleri zıplatan oniki ayrı durum üzerine durup düşündüm: Gerçekten bu şehrin caddelerinde sokaklarında dolaşan insanların gündelik hayat pratikleri bu kadar yozlaşabilir, saygısızlaşır, umarsızlaşır mı? Cevap: Evet.

Vatandaş insanca yaşa! Uyarıları asılsa yeridir.

Herkes bir şey söyleyebilir, durumu açıklamaya çalışabilir kendince. Fakat sahiden bazı şeyler artık sahipsiz. Hırtlığın geleneği olur mu? Olur.

En basit trafik kurallarını bile saygısızca ihlâl etmekte beis görmeyen bir toplumsal anlayıştan da kimse kusura bakmasın, bir cacık olmaz.

Bu cehennem bizim.

Parça parça

Uyuduğumuz geceler sanki hiç yaşanmamış gibidir. Belleğimizde kalanlar kirpik kırpmadığımız gecelerdir: Gece demek, uykusuz gece demektir.

Kendine dönmek, orada varlık kadar eski, daha da eski bir sessizlik bulmak.

Özgür olduğumu hissediyorum ama özgür olmadığımı biliyorum.

Her şey acının çevresinde dönüyor; gerisi ayrıntı, hatta yok hükmünde; çünkü sadece sonu kötü olanı hatırlarız. Tek gerçek olan acı verici duyumsamalar, başka duyumsamaların neredeyse hiç yararı yok.

Bir Normandiya köyünde cenaze töreni. Cemaati uzaktan izleyen bir köylüye ayrıntıları soruyorum. Anlatıyor. “Daha gençti, altmışına yani basmıştı. Tarlada ölü buldular onu. İnsanın elinden ne gelir? Böyledir işte… Böyledir işte… Böyledir işte…”

Bana o anda tuhaf gelen bu nakarat, sonra tedirgin etti beni. Saf adam, ölüm hakkında söylenebilecek ve bilinebilecek her şeyi söylediğinin farkında değildi.

Başkalarının keyifle dinlendiği şu uykudan uyanmak için nice yıllar; sonra bu uyanışta kaçmak için nice yıllar daha…E. M. Cioran-Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne-Metis Yayınları

Görenler ve bilenler

Bir gün Kurtuba’da “kalp ehli” İbni Arabi, baba dostu “akıl ehli” İbni Rüşd’ü ziyaret eder.

Görüşmelerinde sözden çok sessizlik hakimdir. Ne konuştuklarını merak edenler sorar.

İbni Rüşd «bu genç benim bildiklerimi görüyor» der. İbni Arabi ise “bu zât benim gördüklerimi biliyor.”