Türkiye Almanya ilişkilerinde sorun her zaman olacak. Çünkü iki ülke ilişkilerinde müzakereye mevzubahis alanlarda iki ülkenin de çok farklı tanım ve beklentileri var. Türkiye-AB ilişkilerinden, Türkiye’nin Rusya ile olan ilişkilerine, Türkiye’nin iç hukuk yaklaşımından, Almanya’da yaşayan Türklere ve Suriye politikalarına çok önemli konularda her iki ülkenin çoğu kez birbirine taban tabanı zıt farklı görüş ve menfaatleri var. Hem Türkiye hem Almanya açısından tartışmanın sürdüğü alanlarda diğerinin lehine feragat edilemeyecek siyasi, kültürel ekonomik beklentiler söz konusu. Unutulmaması gereken diğer bir gerçek de, tıpkı son ekonomik çalkantıda da şahit olduğumuz gibi, müzakerelerde eli güçlü olan taraf Türkiye değil.

Son iki üç yılda batağa saplanan Türk Alman ilişkileri bu vasat altında yeniden canlanmaya başlıyor. Trump Türk ekonomisine savaş ilan edip, yapısal olarak zaten güçlü olduğu söylenemeyecek ekonomi tam krizin eşeğine gelmişken, Merkel’in “Türk ekonomisinin şimdilik özel bir Alman yardımına ihtiyaçı yok” şeklindeki açıklaması, altın kıymetinde bir cankurtaran simidi oldu. Alman dili imaya, söylem gücü itibari ile iz bırakmadan hasar vermeye çok müsait bir dil. Eğer Merkel açık destek yerine, uzay boşluğunda başı boş gezinen ve hiçbir yere intisap etmeyen bir açıklamada bulunsaydı, bugün sonuçlarının Merkel’den bile kaynaklandığının farkına varamayacağımız daha büyük bir ekonomik sorunla karşı karşıya olurduk.

Türkiye Almanya ilişkilerinde çoğu kez lehimize çalışmayan ön koşulları bir aşağılık kompleksi haline getirmeden, iki ülke ilişkilerini gerçekçi ve faydalı bir zemine oturtmak durumundayız. Diklenmeden dik durmak inceldiği yerden kopsun deyip, zaten ağır aksak işleyen ilişkilerde, mevcut kazanımları da tarumar edecek ergen çıkışlar yapmak anlamına gelmemeli.

***

İşin garip tarafı bugüne kadar gerek ülke içinde gerekse Avrupa’da Türkiye tezlerini savunurken kullanılan popülist üslup, Almanya’nın daha 19. yüzyılda tartıştığı, tükettiği, kullanıp eskittiği kavramlar ve söylemler (Almanya’ya karşı ittifak eden dış güçler, Alman’ın Alman’dan başka dostu yok, Yahudiler, baronlar ülkeyi yönetiyor, Almanya dış politikada sürekli mağdur vs.) üzerinden yapılıyor. O tarihlerde, Türkiye benzeri siyasi ve kültürel sıkışmışlık yaşayan Almanya’da (Söz konusu olan sadece kısmi bir benzerlik, yoksa tamamen farklı tarihi, kültürel, siyasi ve coğrafi bir arka plandan bahsetiyoruz) kullanılan stratejilerle ikna etmeye çalıştığımız Alman kamuoyunun, en azından tarih bilgisine sahip kesimlerinde Türkiye’nin tavrı, en iyi ihtimalle “tereciye tere satma” etkisi bırakıyordur.

Alman dış politika aparatı, her makul ve mantıklı ülkede olması gerektiği gibi pragmatizm temeliyle hareket ediyor. Son ekonomik çalkantıda Almanya ve AB’nin Türkiye’den yana tavır almasının, Avrupa’nın menfaatine bir durum olduğu sadece Merkel değil, bir çok siyasetçi ve yazar tarafından da ifade edildi. Ancak hesaba katılması gereken, ilişkilerin, hele ekonomik sarsıntı anlarında, konjonktürün insafına bırakılamayacak stratejik değere sahip olduğu.

Bu anlamda sadece siyasete etki yaparak, hükümetlerle müzakere yaparak fayda elde edileceğini düşünmek büyük bir hata olur. Çünkü Almanya’da siyasete etki etme kabiliyetine sahip güçlü bir kamuoyu var ve o kamuoyu ihmal edilerek hiçbir kalıcı adım atılamaz. Alman kamuoyundaki son iki üç yılda oluşan Türkiye resmi itiraf edelim ki bir enkazdan ibaret ve enkaz ortadan kaldırılmadığı müddetçe de işimiz bir hayli zor.

******
Eğer kriz eşittir fırsat ilkesi bir klişe değil de bir kereliğine dahi doğru bir olguya işaret ediyorsa, bu Türk Alman ilişkilerinin yakaladığı son ivme için tam yerli yerinde bir tanım. Türkiye tarafından atılan adımlar (Deniz Yücel, Peter Steudtner, Meşale Akın gibi isimlerin serbest bırakılması veya yurt dışına çıkarılmalarına izin verilmesi. Dört Bakanın hiç beklenmedik bir AB toplantısı gerçekleştirerek, müzakerelere başlamak için adım atmış olması) Alman kamuoyunda elbette Türkiye algısının değişmesine nenden olmadı. Bu adımlar daha çok Türkiye’nin zor durumda kaldığı için atmak zorunda kaldığı adımlar olarak değerlendiriliyor.
İlişkilerde yapısal değişikliklere gidildiğini göstermek için böylesi sembolik adımlar elbette gerekiyor. Hangi adımların atılması gerektiği, bu zamana kadar hangi ölümcül hataların yapıldığı başka bir yazının konusu. Ancak önemli olan olan ilkesel bir dönüşüm yaşandığın gösterebilmek. Buna tabi ilk önce kendi kamuoyumuzun (kendi seçmenlerimizin değil) ikna olması gerekiyor. Diklenmeden dik durmak ilkesi, gerçeklerle kendini kandırmadan yüzleşebilme kabiliyetini de barındırıyor.