Mesut Özil olayı, bu zamana kadar Almanya’da uyum ve göçmenlerle ilgili yaşanan en sahici tartışmayı ateşledi. İslam, Türkiye, Erdoğan ve göçmenler başlığı altında söylenenleri dışlanmışlık, aşağılanmışlık, kabul görmemiş olma duygusuyla izleyen Türk toplumu, uyum adına yapılıyormuş gibi görünüp, günün sonunda ötekileştirmeden başka işlevi olmayan tartışmalara ilk kez herkesin anlayabileceği bir cevap verildiği hissiyatını yaşıyor.

Uyum tartışmalarında bir ‘Özil kırılmasından’ söz etmek mümkün. Siyasi, sosyal ve kültürel kavramlar üzerinden yapılan tartışmalar, Özil’le birlikte bireysel bir karakter kazandı. İkinci ve üçüncü jenerasyona ait Türklerin sosyal medyada yaptığı paylaşımlar, uyum adına söylenenler ve yaşanananlar arasında ne denli büyük bir uçurum olduğunu ortaya koyuyor. ABD’de daha önce ‘Me Too’ hashtag’ı ile cinsel ayrımcılığa karşı başlatılan sosyal medya kampanyasından esinlenen Ali Can isimli bir Türk ‘MeTwo’ hashtag’i altında yeni bir kampanya başlattı. MeTwo hashtag'ı Almanya’da dışlanmaya, ırkçılığa mazur kalan ya da şahit olan kişilerin tecrübelerini aktarmalarını talep ediyor.

Kısa sürede yüz bine yaklaşan Almanca paylaşımlarda sorunların arazideki yansımaları adına çok ilginç örnekler bulunuyor. Almanya’nın ünlü avukatlarından Mehmet Daimagüler’in (NSU davası avukatlarından ve Alman Hür Demokrat Parti’nin (FDP) eski yönetim kurulu üyesi) paylaşımı bunlardan sadece biri: ‘’Mahkemede sunduğum hukuki argümanları çürütemeyen hakim bana davanın seyrini ben belirlerim. Burada Alman Ceza Yazası geçerlidir’ deyince bu ırkçılık mı, yoksa sadece aptalca bir açıklama mı oluyor? Yoksa ben yine, pireden deve yapan, keyifle ezilmişlik edebiyatı yapan mağdur bir yabancı mı olmuş oluyorum?’’ şeklideki paylaşımı ile şecaat arzeden bir hakimin sirkatin söylediği hatırasını takipçileri ile paylaşıyor.

Aslında yaşanan dışlanmışlık tecrübelerinin çoğunda ‘’Şecaat arzederken merd-i Kıpti sirkatin söyler’’ dizesinin yansımaları var. Arabu Prime isimli bir kullanıcının paylaşımı: ‘’Hastahanenin acil servisindeyim. Doktor ismimi okuyor ve müdaheleyi yapan hemşireye sorduğu ilk soru durumu nasıl değil, Almanca biliyor mu?’’ şeklinde. Yine genç bir Türk kadını, yeni evine babasının yardımı ile taşınırken Alman komşusunun kendisine taşınma anında‚ ‘’Sen burda yalnız mı yaşayacaksın? Baban kızmayacak mı? Erkek arkadaşın olursa ne olacak? Peki Alman erkek arkadaşın olabilecek mi?” gibi mahrem soruları beş dakika içinde çekinmeden sorarak ‘’ön yoklama’’ yaptığını yazıyor.

Göçmenlerin, arkasında milliyetini söyleme beklentisi yatan ‘’Nerden geliyorsun’’ sorusu da bütün göçmenlerin sürekli duyduğu ve en nefret ettiği soruların başında. Bir Türk Twitter kullanıcısı konu hakkındaki duygularını şöyle paylaşıyor: ‘’Nerden geliyorsun? Sürekli bu soru. Duisburg’dan geliyorum seni gidi Nazi. Erdoğan da Cumhurbaşkanım.’’

Paylaşımlarda, ilk okuldan başlayıp üniversite sıralarında kadar devam eden dışlanma örneklerini çokluğu ise ürperten boyutlarda. İlkokul sonrası, daha az kabiliyetli ya da öğrenme engelli kişilerin gittiği okullara yönlendirilip, bugün yüksekokul diploması sahip olan yüzlerce kişi yaşadığı dışlanmayı anlatıyor. İş ve ev yaparken, yaşanan dışlanmışlık ise nerdeyse kabul edilmiş gerçeklik haline gelmiş.

Türklerin asıl rahatsızlığı Almanya’da aşırı sağcı partilerin ve grupların olması değil. Asıl sorun aşırı sağcı ve ırkçı söylemlerin orta sınıfa sirayet etmesi ve itiraz edilmeksizin kabul görmesi. Alman toplumu ise bunun sadece Türkler açısından bir tehlike olmadığını kavrayabilmiş değil. Özil bireysel çıkışı ile var olan kollektif bir sorunu açıkça dile getirmiş oldu. Bu çıkışın muhatapları mesajı anladı mı bilinmez ama duydukları kesin.