Lise yıllarımdan bu yana çok okuyan biri oldum. Daha o yıllarda ders kitaplarımdan ziyade ders dışı okumalar yaptığımdan, o tarihlerde yani 1960’lı yılların ikinci yarısında Ankara’da yapılmakta olan ve radyodan yayınlanan Liselerarası 16 Soru Bilgi Yarışması’nda okulum Gazi Lisesi’nin üç kişilik yarışma ekibinde yer aldım. Kitap okumalarım üniversite yıllarında artarak ve çeşitlenerek devam etti ve mezuniyet sonrasında da kitap-defter kapatanlardan olmadım. Seyahatlerimde okumalarım dışında, evde olduğum günlerde 7-8 saati bulan okumalar, olmazsa olmazım olarak hayatımın temel meşgalesi. Okuduğum kitap ve dergileri yirmi yıl kadar fişledim, şimdi de kayda değer bilgileri not alıyorum. Fakat okumalarımdan bir fayda ummaktan çok, “aydın okumak için okur” sözüne bağlı kaldım. Okumaktan zevk aldım, ruh zenginliği olarak kabullendim. Marcel Proust’un “Okumak içimizdeki meçhul âlemin kapılarını açan bir anahtardır” sözünü adeta hayat düsturu haline getirdim. Gazete yazıları okumalarıma farklı bir veçhe kazandırdı. Okuma ihtiyacı duymayacağım metinleri de baştan sona okuyorum ve açıkçası işin tadı kaçtı. Tabiî yazılarım için notlar alıyorum ve şimdiden bir defter dolmak üzere. Zaman zaman geriye dönük olarak aldığım notları sizinle paylaşarak dil yâreme ortak olmanızı bekliyorum.

***

5 Mart tarihli Cumhuriyet Kitap ekinden bir yazımda notlar aktarmıştım, devam edelim. Ek’in Kitapların İçinden başlığı ile sürekli yazarlarından Asuman Kafaoğlu Büke’nin, Gaye Boralıoğlu’nun Dünyadan Aşağı romanı üzerine yazısının başlığı “Leziz bir roman”. Bir romanı yemek tabiri ile nitelemek garabeti bir yana daha ilk cümlede işini baştan savma yaptığını ortaya koyuyor. Cümle şöyle: “Çocukluğumda Alexandre Dumas’nın (Père mi, Fils mi?) Üç Silahşör (ler) romanını okurken..” Bir başka cümle: “Biri düştüğünde hepsinin (n fazla) düşüren domino taşları gibi. Babasız büyüyen bir çocuk, kendi büyüdüğünde nasıl baba olacağını (olunacağını) bilmediğinden kötü bir baba oluyor ve o çoçuk da büyüdüğünde kötü bir baba oluyor.”

Ne yazdığına bakmamaya güzel bir örnek.

Geçtiğimiz günlerde Dünya Kupası maçları münasebetiyle birçok kişi futbolla yatıp futbolla kalktı (Ben seyretmeyenlerdenim). Aynı Ek’ten futbolla ilgili bir kitabın arka kapak yazısını not almışım. Şimdi tekrar notu okuyunca, “Meğer futbol neymiş, seyretmemekle nelerden mahrum kalıyormuşum” diye düşünmedim değil. İçeriğin yanı sıra meramını ifade etme biçimi de dikkat çekici. Simon Critchley’in Futbol Düşünürken Aslında Ne Düşünürüz? kitabının tanıtım metni bakalım size ne düşündürecek?

“(Futbol) Aslen işbirliğine dayanır, hatta sosyalisttir; diğer taraftan açgözlülük, yozlaşma, kapitalizm ve otokrasi çukurunda varolur.”

“Simon Critchley, bir futbol felsefesi yazmaya girişmiyor, oyunun bir fenomenolojisini yapmak istiyor. ‘İşçi sınıfının balesi’ futbolun önümüze bambaşka bir zaman ve mekân düzeni serişini, kimliği ve kimliksizliği sahneleyişini, seyircilerin oyuna katılımını inceliyor. Futbol deneyiminin dokusuna, varoluşsal matrisine olabildiğince yaklaşarak, oyunu yepyeni bir açıdan görebilmemizi sağlayacak şekilde sözcüklerin çınlamasına olanak tanıyor.” (Yazar diyor ki) “Bu kitabı yazarken şaşırtıcı ama hoş bir şekilde şunu keşfettim: Mekân, zaman, tutku, akıl, estetik, ahlak, siyaset gibi genel konularda felsefi açıdan doğru olduğuna inandığım şeyler en çok da futbolda, hatta ancak futbolda doğruydu. Bu da ya felsefe keyfe keder bir spora indirgenebilir demekti ya da futbol dünyada insan olmanın anlamına dair kalıcı içgörülere ulaşma ayrıcalığı sağlıyordu. Umarım okuru ikincisine ikna edebilirim.”

Metni okuyunca bir büyük gerçekliğe (!) ikna oldunuz mu?

Ek’in sürekli yazarlarından Metin Celâl’in ‘Bir ülkenin vicdanı olmak’ başlıklı yazısından bir cümle: “Kişilerde saygınlık kadar samimiyet de önemli bir etken. Önem kazanmak, dikkati çekmek, değer verilmek gibi aşamaları var.” Cümlede saygınlıkla samimiyetin karıştırıldığının farkında mısınız? Sıralanan aşamalar samimiyetle değil, saygınlıkla ilişkilendirilebilir.

Yazı bitti, eki yine tamamlayamadım.