Baştan söyleyeyim: Bu yazı siyasi değildir. Eskiden bir hikâye anlatılırdı; olmuş mu, bilmiyorum. “Burun” dedin, padişahımıza ‘kambur burunlu’ demek istedin” deyip adamı derdest ederlermiş. Şimdi de -İranlı düşünür Daryuş Şâyegân’ın tabiriyle- “zihinsel kapanmışlık” halinde olan böyle bir okuyucu kesimi var. Biri doğru dürüst birkaç satır yazacak, söyleyecek olsa “Vay efendim, siyaset yaptın, şunu demek istedin, bunu demek istedin!..” Adamı linç ediyorlar. Onun için -zaten anlamak için okuyanlar da göreceklerdir ki- bu yazı siyasal bir eleştiri değildir. “Mütedeyyin, dindar” vb. sıfatlarla anılan büyük toplum kitlemizden yani bizden bir kesimin dinî tutumuna, bu anlamda zihin dünyamıza yönelik bir gözlem ve özeleştiridir.

İkinci söyleyeceğim husus, -daha önceki birkaç yazımda da belirttiğim gibi- tersinden yanlışları ve sorumsuzlukları diğer büyük toplum kitlemiz olan laik/seküler camianın da yaptığı ve kaçınılmaz büyük düşüşü yaşadığı gerçeğidir.

***

Gelelim meselemize: Son yıllarda basından bürokrasiye, öğretim kadrolarından iş dünyasına, kamu ve sivil toplum kurumlarına kadar hemen her alanda seviyesi –daha doğrusu seviyesizliği- gün geçtikçe artan popülist, hatta yüzyıl önceki İslâmcıların midesini bulandıracak derecede ayağa düşürülmüş bir “İslâmcılık” ve İslâm üzerinden güç ve çıkar devşirme süreci yaşıyoruz. Dünya hesaplarımız için değerlerimizi fütursuzca kullanıyoruz, harcıyoruz, tüketiyoruz. Birçok kişi ve çevre kendi ahlak dışı amaçlarını ya da yaşayışlarını İslam’a, Peygamber’e, İslâm’ın ilk saygın nesillerine onaylatma ve onlar üzerinden meşrulaştırma peşinde. Kabaca ifade edecek olursak, “Hem namazımı kılarım hem kul hakkı yerim” demeye getiren, hatta -vaktiyle Fetullah’ın yaptığı gibi- “Siz İslam için çalışıyorsunuz, cihat ediyorsunuz; bunlar size helaldir” anlamına gelecek fetva üreten bir zihniyet kaplıyor beynimizi.

On binlerce ithal lüks makam aracı için fakir fukaranın maddi kaynaklarını nasıl hoyratça kullanıyorsak, “Sahabe efendilerimiz de devenin iyisine binerlerdi” diyerek bu rezalete fetva üretirken de dinî değerleri sorumsuzca harcıyoruz.

***

Anlayacağınız, hem maddi alanda hem manevi alanda az değer üretiyor, çok değer tüketiyoruz. Maddi alanda tüketim hırsımız yüzünden verdiğimiz açıkları, -mesela dış ticaret açığını, cari açığı- kolayca görebiliyoruz. Fakat bundan daha tehlikeli olan manevi değerleri aşırı kullanıp tüketmemizdir ki, bundan doğan açıkları, özellikle başlarda çok az insan görebiliyor. Onların da bazıları zaten o değerlere saygı duymadıkları için problem yapmıyorlar. Esasında o değerlere inancı ve saygısı olduğunu bildiğimiz bazıları da –görebildiğim kadarıyla- dünyevi hırslarına mağlup ve mahkûm oluyorlar; makam, ilgi, itibar, şöhret, maddi çıkar gibi kişisel, ailevi vb. hesap ve beklentilerle gördüklerini, bildiklerini halının altına süpüren konuşmalar yapıyor, yazılar yazıyorlar.

Yarınki neslimize mutlulukla bağlanacakları bir Müslümanlık bırakmanın yolu asla bu değildir.

Bilimsel verilere dayanmadan kesin bir şey söylemek doğru olmazsa da, öyle sanıyorum ki, birçok İslâm toplumunun bugün yaşadıkları kahredici hallerin dününde de dediğim türden hesaplar, aymazlıklar vardı.

Bu halleri gören, İslam’ı az çok kaynaklarından bilen samimi mütedeyyin insanlar, İslam’ın ve Müslümanların geleceği hakkında karamsarlığa düşüyorlar. İslâm’ın derin muhtevasını, yüce hikmetlerini kavrama imkânı ve şansı bulamamış yeni nesillerin, gördükleri “müslüman” resmi karşısında zihinlerinde nasıl bir İslâm ve Müslüman imajının oluşacağına ilişkin ıstıraplar yaşıyorlar. Bir zamanlar, İslamcı çevrelerde “İslam gelecek, dertler bitecek” diye bir slogan vardı; şimdi tersinin slogan olmasından korkuyorlar.

Not: Okumamış olanlara Charles Dickens’in İki Şehrin Hikayesi adlı tarihî romanını tavsiye ederim.