Yazmayan bir ben kalmıştım, şimdi o da oldu.

Ama biraz farklı, kişisel bir zaviyeden…

Bayramın 1. gün akşamı 22:00 seansına bilet aldık; bir Nuri Bilge Ceylan (NBC) filmi için; Ahlat Ağacı. Kış Uykusu’nu sevmiştik, beklentimiz yüksekti. Beklentimiz yüksekti çünkü tanıtım yazılarına göre film taşralı yazar Sinan’ın yazdığı kitabı bastırmaya çalışması etrafında dönüyordu. Film başladı… ve 3‘18’’ dk çok da uzun bir süre gelmedi bize. Ve gece 01:30’da sinemadan çıktığımızda filmin sonu beni mutlu etmişti. Kendimi iyi hissettim. Eve gidip yatağa uzandığımda halâ filmi düşünüyordum, gayri ihtiyari. Ertesi gün ve daha ertesi gün ara ara filmin bazı sahneleri zihnime gelip durdu. Artık bir şeyler yazayım dedim. Özellikle benim için sonradan bazı şeylerin tam oturmadığını, karakter ve replik uyuşmazlıklarının olduğunu fark ettim. Sözde doğallık içinde verilmiş zorlamalar, tepeden tırnağa mesaj verme kaygısıyla dolu diyaloglar ve aşırı politizasyon…

Bir film analizi olmayacak yazdıklarım, daha çok kişisel bir değerlendirme…

Üniversiteden mezun olup yaşadığı ilçeye (Çanakkale, Çan) dönen Sinan üniversite yıllarında sözde yazdığı kitabı yayımlatmaya çalışır. (Sözde diyorum çünkü okumak ve yazmakla, yazıyla ilişkisi, imgesi neredeyse SIFIR, sözde yazar Sinan’ın). Önce belediye başkanına gider; Başkan onu bir müteahhite (kumcuya) gönderir. Kumcudan da destek alamaz ve en sonunda babasının çok sevdiği köpeğini satarak elde ettiği ve biriktirdiği parayla kitabını bastırır. Kitabın Adı: Ahlat Ağacı. Susuz, yabanıl topraklarda yetişen, bakımsız, inatçı bir ağaçtır ahlat. Meyvesi; ahlat armudu; sert, mayhoş ve aynı zamanda tatlı, sindirimi zor bir armut çeşididir. (Ama köyde geçmesine rağmen bir tane ahlat ağacı görmeyiz filmde. Ayrı bir konu.) Sinan’ın babası olan İdris Hoca’yla ilgili kısımlara, sorunlara ve psikanalitik çözümlemelere değinmeyeceğim. Yönetmenin Sinan karakteriyle vermeye çalıştığı yazar imgesi tutarsız; Sinan, belediye başkanıyla, müteahhitle, imam(lar)la ve yazarla olan konuşmalarında üst düzey, okumuş-yutmuş, edebiyat ortamının ciğerini bilen bir entelektüel, muhalif, uyumsuz, isyankâr bir yazar portresi çizmeye çalışıyor. Çalışıyor diyorum çünkü Sinan’ın yazıyla, okumayla ve entelektüel bir “kendilik inşaası”yla ilgili mesaisini, imgesini ve hikayesini, ipuçlarını filmde göremiyoruz. Sinan karakteri, giyimi, gündelik zevkleri, yaşı, eğitimi, deneyimleri, varoluşsal problemleri noktasındaki yetersiz (hatta hiç olmayan) anlatımla ve edebiyat endüstrisindeki tecrübesizliğiyle yönetmenin vermek istediği yazar portresinden çok uzakta kalmaktadır. Zira parayla kitap bastırma olayı bile başı başına Sinan’ın gerçek bir yazarlık tecrübesinin olmadığını ve okur-yazar, yayınevi, dergi habitatının içinde bulunmadığını göstermeye yetiyor. Kısacası bu işlerin nasıl olduğunu bilmemesine rağmen her nasılsa toplumdaki farklı sorun alanlarında (din, taşra, edebiyat, işsizlik, ilişkiler) onlarca farklı felsefî tartışmayı ve sorgulamaları kibirle, ukala-aydınlanmış bir retorikle yaptığını görüyoruz. Bolca farklı kişi ve eserlerden yapılan alıntılar ve artık klişeleşmiş yüzeysel politik sorgulamalar, argümanlar… imamlarla yapılan uzun konuşma… Kış uykusunda da karşımıza çıkan olumsuz, klişe yeşilçam tadında imam tipolojisi... kesin inançlı, sorgulamadan kaçan, ahlaken tutarsız.. sanki sadece imamlar dinden ve ahlaktan sorumlu ve sadece imamlar ahlaken zaafa düştüğünde metafizik varoluşsal çaba değersizleşmekte. Niye böyle bir sınıflandırma var? ruhban sınıfı sorunları… kumar ve içkiden alınan vergilerle imamların maaşları veriliyormuş.. böyle de çelişkiliymiş imamların durumu. Yönetmen teokratik bir yönetim şekli mi teklif etmektedir ya da imamlığın kaldırılarak tamamen devletten soyutlanmasını mı tercih etmektedir. Okumuş-yazmış bilge, çok görmüş(!)-çok yaşamış(!) sorgulayıcı Sinan’ın ısırıcı soruları karşısında tatmin olmuş, kitabî bilgilerle donatılmış maaşlı imamların nasıl bir hükmü olabilir ki?! Aynı Sinan bir taşralılık özelliği olan “ezanı sizin okumanız lazım, maazallah dedem ezan okurken hata yapsa, köylü dalga geçer” sözleriyle de asıl meselenin köylünün diline düşmek korkusu olduğunu ifade etmektedir. Ezan okurken yapılacak hatanın bile bir seviye göstergesi olduğunu söyleyen imam ise borç takan, işini düzgün yapmayan bir karakterdir. Sinan ve diğer iki imam arasında geçen konuşmada dinde reform klişesi de tam bir sos olarak alakasız bir yerde durmakta.

Öğretmen olması için KPSS sınavına girmelidir Sinan ve sınava girmek için gittiği Çanakkale şehir merkezinde sınav çıkışı kitapçıya uğrar. Burada yazar Süleyman’la karşılaşır. Önce nazik bir şekilde konuşmaya giren Sinan gittikçe eleştirilerini alaycı ve ironik bir üslupla yöneltir yazara. Kibirli bir şekilde yazarı küçümser ve yazarın da içinde olduğu bir taşra ve edebiyat konulu sempozyuma dinleyici olarak katıldığını ve sempozyumda okunan taşralı bir gencin mektubunu ve konusunu yazara doğru adeta boca eder. Yine klişe bir konu merkezdedir; edebiyatta taşra ve merkez sorunu (!). (Söz konusu mektubun gerçek yazarı olan Polat Onat üniversite yıllarımdan

mektup arkadaşımdır. Şiirlerimizi ve kitap dergi çalışmalarımızı paylaştığımız zamanlar oldu 2001 ve 2002 yıllarında…Polat’ın filme de konu olan mektubunun orijinal metni şurada: “Su Katılmamış Taşralı” https://t.co/zzqdBTSwx4. NBC filmde alıntıladığı bu mektupla ilgili Polat Onat’la herhangi bir iletişime geçmemiş ve izin almamış. Polat da bu durumdan rahatsız olarak telif davası açacağını belirtmiştir. Polat’ın Konuyla ilgili yazısı da şurada: https://polatonat.blogspot.com/2018/06/ahlat-agac-filminde-polat-onatn-yazdg.html)

Sinan diğer sahnelerde de birden küfürlü konuşan, birden gündelik yaşam sorunları içinde kaybolan bir portre çizerken hemen arkasından bilge ve önceki haliyle uyumsuz bir edayla aforizmalar, sloganlar, alıntılar ve tespitler savurmakta, adeta seyirciye ve hayata fırlatmaktadır. Çoğu da politik pozisyon alışlar, saldırmanın ve bedelsiz eleştirmenin dayanılmaz mutluluğu geçirilmek istenir seyirciye de. Sanki salt o alıntıları yapmak, eleştirilerini sıralamak için doğal/bizden bir Anadolu hayatı içinde kahramanına yer açmaktadır NBC. Ama sırıtmaktadır. Bir bakıyoruz Sinan okumuş, yazmış bir bilge, bir bakıyoruz Sinan sığ, ukala, küfürbaz, hırsız, ahlakçı, ortama ayak uyduran bir köylü. Dili güçlü Sinan’ın. Soruları zekice bir edayla soruyor imgesi yaratıyor NBC, (aslında klişe politizasyonlardan ibaret replikler), Sinan her şeyi biliyor (20’li yaşlarında, Çanakkale’de sınıf öğretmenliğinden yeni mezun bir üniversiteli ergen, ne yaşamış, neyin mücadelesini vermiş de bu bilince ermiş, buna dair bir şey yok) ve hiçbir şey onu şaşırtmıyor, her şeye hazır, her şeye cevabı var.

Fena halde çuvallamış bir senaryo var Sinan’la ve yazar imgesiyle ilgili.

Ve diğer birkaç şey…

Tadımlık, sakil, bir şeye eklemlenmeyen Hatice sahnesini ve niye gösterdiğini bilmediğimiz bir kız kardeş figürünü, gereksiz uzun sisli sahneleri, işsizlik sorunu olan çok bilmiş ve yetenekli bir yazar imgesinin çelişkisini… düşünmeden edemiyorum, filmi hatırlarken.

Neredeyse bir kez bile bir şey yazdığını görmediğimiz bir yazar Sinan…

Nasıl oluyorsa… Bir yazar gözüyle bu kısımlara takıldım.

Sinemadan çıkışta 4 kişiydik.

Tanımadığım diğer kişiye filmi nasıl bulduğunu sordum, cevabı o anda sıradan geldi ama sonradan çok güzel bir tespit dedim: “Bir şeyler söylemek için çok uğraşmış!” işte buradaki “çok uğraşma” kısmı sorunlu. Yani bir şeyler söylerken çok uğraşırsanız bir şey söylemiş olmazsınız, bir şeyler söylemeye çalışan bir proje olursunuz. Görünen her çaba sinemada ve sanatta bir kusurdur. Yine de bol dikotomili, bazen kendimizden de bir şeyler bulduğumuz bir film oldu ahlat ağacı.

Final sahnesi… (spoiler içerir!)

Çarpıcı bir sonu var filmin ve son sahneyle ilgili yorumum şu: Sinan aslında kendini gerçekten astı ama sanırım ip koptu. (Ki o ip, film içinde defalarca kuyudan taş çıkarılırken lifleri eskimişti ve ışıklı bir sahnede bu görülüyordu.) İp koptu ve sinan yapılacak olan tek şey yaşamaya devam etmektir diyerek, içine düştüğü kuyuyu kazmaya devam etti. Düştüğümüz yerden kalkacağız, hayat bunu öğretir bize. Sinan da bunu öğrendi. NBC de öğrenmeye devam edecektir. Bir soru da biz soralım; gerçek bir yazar olmayan Sinan Karasu, gerçekte NBC midir?