Saatlerdir çalışıyordu; içerde bunalmıştı.

Radyoda TRT nağmeleri çalıyordu hafiften. Yeşil renkli banker lambasından masaya düşen sarı loş ışık, ortamı müzikle birlikte içinden çıkılmaz bir hale getiriyordu. Odanın içinden çıkmak yine de mümkün, meselelerin içinden çıkmaksa gayri kabildi. Dışarıya çıktı. Odanın ve kendisinin dışına. Biraz hava alacak, sonra o havayı içtiği puroyla tekrar havaya geri verecekti. Birtakım şekiller yapacaktı içerken. Birtakım yok-şeyler. Birtakım uçuşlar.

Kampüste dalgın bir gündü.

Ağır bir sonbahar dalgınlığı vardı havada. Mevsimden öte, bir felsefe olan sonbahar. Bir hasat mevsimi olduğundan mıdır nedir sürekli bizi hüzünle sevinç arasında arafta bırakır sonbahar. Hasat mevsimi; ölümdür, yıkımdır, bağ bozumudur, değirmendir, ektiğini biçmedir, sondur, azıktır, hazırlıktır. Hüzün de var, sevinç de. Böyle bir sonbahar işte. Geceden yağan yağmur dinmiş olsa da yerler nemli. Yer yer su birikintileri, birikintilerde yansıyan yüzler, bedenler, gökyüzü, bulutlar... Yavaşça atılan adımlar. Yerlere koreografi yaparcasına düşmüş sarı, açık kahverengi, kırmızımsı sonbahar yaprakları… Oturmak için bir bank buldu kendine. Bardağa dökülen çay yaprağı gibi dibe çöktü usulca; banka oturdu. Purosunu çıkardı, özenle yaktı.

Hava gri. Hava soğuk. Hava yalnız.

Oturduğu yer spor meslek yüksekokulu (besyo) önündeki bir bank. Kapıdan çıkan, eşofman giymiş ve malzeme çantasını artistik şekilde sırtlarında taşıyan besyo’lu gençlerin sesi geliyor uzaktan. Okulun çıkış kapısında, oturduğu banka yakın bir yerde iki erkek bir kız var şimdi. Bir şeyler konuşuyorlar, besyoculara has bir tonlama ile. Değişik zamanlarda da oturduğu bu bankta, farklı şekillerde giyindiklerini ve farklı bir dille konuşup şakalaştıklarını, diğer fakültelerden farklı bir öğrenci profiline sahip olduklarını düşünüyordu. Besyo öğrencileri hakkında düşünülen şeyleri pekiştirecek bazı imgeler, görüntüler, yargılar geçti aklından: ‘fiziklerini geliştiriyorlar ama sanırım metafizik konusunda biraz sıkıntıları var’. Besyo hakkında, hakikat arayışından uzak bir okul ve öğrenciler diye düşünüyor toplumun kahir ekseriyeti sanırım, diye düşündü. Acaba haklılar mı, dedi içinden. Gördüğü bazı şeylere bakınca ‘Evet galiba haklılar’ dedi. Purosunu içine çekti, konforlu bir şekilde gri havaya şekiller uçurdu. Tam bunları aklından geçirirken içlerinden kız olanı “Görüşürüz, ben yurda gidiyorum!” diyerek yola doğru ilerledi. İki erkekten birisi kızın arkasından “Yurtta sulh, cihanda sulh!” dedi takılarak, biraz daha kalmasını istercesine. Kız arkasını döndü; güldü. Bu defa diğer erkek, “En büyük Adem!” dedi, slogan atarcasına. (Adem kimdi?, kendisi mi, ilk insan olan Hz. Adem mi? Muammaydı.) Kız hiç duraksamadan ve sağ elini kaldırarak ve şehadet parmağını havaya bir mızrak gibi uzatarak “En büyük Allah!” dedi. Sesi çevik ve zekiydi. Ve yurda doğru sırtında çantası, altında eşofman, ve esmer bir yüzle yürüdü.

Purosunu şaşkınlıkla yere attı, ayağının altında ezdi.

Bir güzel tokat yemişti, şaşkındı.

Havanın dalgın olduğu yetse ya, hazır-paket fikirlere yaslanmış konforlu zihni de dalgındı.

Ne aptalım dedi!

Kendimizi büyük sanan Ademcikleriz. Hepsi bu. Besyocu kızın dediği gibi en büyük Allah’tı oysa; her daim bizi şaşırtan Allah. O varken onunla beraber hiçbir şey olmayan, hala da öyle olan Allah.

Ayağa kalktı. Yüzünde hafif bir meltem esiyordu.

Elleri cebinde odaya döndü. Bilgisayardan Google’ı açtı ve o beyaz boşluğa: “Ben melamet hırkasını…” yazdı.