Geride bıraktığımız Ramazan bayramına girerken İslam dünyasının aktüel bir Kudüs sorunu vardı. Bu sorun her zaman vardı ama bu kez ABD’nin Büyükelçiliği Kudüs’e taşıma kararı münasebetiyle yeniden alevlenmişti. Bugün, Kurban bayramına girdiğimiz sıralarda yine bir Kudüs (Filistin) sorunu var ama kimsenin konuşmaya bile mecali yok. Gerçi birkaç ay önce sabah akşam konuşuldu, eylemler yapıldı da ne oldu, derseniz. Hiçbir şey….

Problem yaşadığı ülkelerle İslam dünyasının arasındaki ilişkideki zaafı da budur. Sorun ortaya çıkıncaya kadar anlamlı hiçbir yöntemi denemeyen, çözümü en baştan aramayan, finale gelindiğinde ise hamasi tepkilerle kendi kamuoyunu yatıştıran bir dünyadan söz ediyoruz.

Böyle bir coğrafyayla didişmeyi, mücadele etmeyi kim göze almaz? Kim sonuç alacağından şüphe duyar?

Kabul edelim artık… Konuşularak bir netice alınmıyor, dünya böyle bir lüksü kimseye tanımıyor.

Bilim, teknoloji, hukuk, sanat, insan hakları, demokrasi üretmezseniz; bu liglerle yarışmıyorsanız diplomasinizin de kıymeti olmuyor. Dünya için vazgeçilmez olmanız gerekiyor ki dünya da sizin için bazı şeylerden vazgeçsin. Adil değil ama gerçek ne yazık ki böyle…

***

ABD ile yaşadığımız büyük krizin temelinde de bu eşitsiz tablonun rolü büyüktür. Washinghton’a tehdit ve baskı rahatlığını veren özgüvenin temelinde bu üstünlükler yatıyor. Askeri, teknolojik ve ticari üstünlük irili ufaklı bütün krizler karşısında bir noktadan sonra ABD’yi pervasızlaştırabiliyor. Bugün olduğu gibi…

Öte yandan, sürekli olarak, demokrasi, insan hakları, sivil toplum, hukuk, icat, buluş, teknoloji tavsiyesinde bulunmanın sıkıcılığının farkındayım. Bitmek tükenmek bilmeyen kafa ütüleme faaliyetinden hiç de keyif almıyorum.

Olmayınca olmuyor, zorlamanın faydası yok, demek benim de kolayıma gelmiyor değil.

Ya da daha ileri gidip “Batı çok mu demokrat, çok mu insan hakkına riayet ediyor” diyenlerin haklı olduğu vakalar da yok değil. Eğer bizi rahatlatacaksa bunu diyelim. Ya da daha eskiye gidip gücün bizde olduğu zamanlarda adil ve hakkaniyetli yönettiğimize söyleyip avunalım. Bugün olmuyorsa dünden övüneceğimiz örnekler var. Bu da olur. Olur da bir işimize yarar mı?

En iyisi bu problem üzerinde cesaretle kafa yoran bir bilgeye sözü bırakalım. Aliya İzzetbegoviç’e… Belki kararan ufkumuzun açılmasına faydası olur. Aliya, bu bitmez tükenmez tartışmanın yine iştahla yapıldığı zamanlarda; 21 yıl önce, 1997’de İslam Konferansı üyelerine şöyle diyordu:

“Çok açık konuştuğum için beni bağışlayın. Güzel yalanların yardımı olmaz ama acı gerçekler bir ilaç olabilir. Batı çöküntü içinde ya da dejenere olmuş değil. Kendi kendini kandıran komünizmin ‘çürümüş batı’ propagandası ile bunu acı bir şekilde ödedi. Batı çürümüş değil. Güçlü, örgütlü ve eğitimli. Okulları bizimkilerden iyi, kentleri bizimkilerden temiz. Batı’da insan haklarının düzeyi yüksek ve fakirler ile sakatlara toplumsal yardım iyi örgütlenmiş durumda. Batılılar çoğunlukla sorumlu ve dakik kişiler. Onların ilerlemelerinin karanlık yönünü de biliyorum ve bunun gözümden kaçmasına izin vermiyorum. İslam en iyisi ama biz en iyisi değiliz. Bunlar iki farklı şey ve her zaman onları karıştırıyoruz. Batı’dan nefret etmek yerine onunla rekabet etmeliyiz. Kuran bize bunu emretmiyor mu; “Hayırlı işlerde yarışınız.”

Bayramınız mübarek olsun…