Her ne kadar Rusya ve İran’ın ne yapmak istediği ve bu yolda amaçlarına ulaşmakta büyük bir mesafe aldıkları anlaşılıyorsa Tahran zirvesinin ardından kafalar biraz daha karışmıştır. En başta zirvenin üç ortağından birisi olan Türkiye için durum artık toplantı öncesindekinden farklıdır. Suriye dosyasında niyetleri, fikirleri ve kaygıları birbirinden uzak üç ülkenin Astana süreciyle zor olanı denemeleri elbette önemliydi ama gelinen nokta Türkiye için beklentilerin çok uzağındadır. O kadar ki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sivil kayıpları gerekçesiyle ateşkes veya operasyonun bir müddet daha ertelenerek insani şartların oluşmasını bekleme önerisi bile tartışılmadan reddedilmiştir. Cumhurbaşkanı meselenin sivil ölümleri ve kaçınılmaz göç dalgası gibi iki ana unsurunu ortaya atmaktan ve bu noktalara dikkat çekmekten başka bir şey yapamazdı. Ama Rusya’nın bunu umursamadığı, kendi meselesi olarak görmediği ve hedefe yaklaşmak üzereyken böylesi kaygılara değer vermediği açıkça görüldü.

Dramatik bir şekilde hem sahadaki diğer önemli aktör olan ABD hem de Rusya, Türkiye’nin başına açılacak sıkıntılar konusunda ortak bir duyarsızlık içinde bulunuyor. Tahran zirvesine rağmen ABD, bu iki önemli kaygı unsurunu gerekçe gösterip sürece müdahale edebilirdi ama oralı olmadı. Bilinen “kimyasal silah kullanırsanız çok kızarız” gerekçesine sığınıp kapıları kapattı.

Toplamda, ABD’nin ve Avrupa başkentlerinin varlığı ile yokluğu belli olmayan tavırları Putin’e açıkça istediği gibi bir harekat yapabilme onayı veriyor. Rusya’nın da böyle bir fırsatı kaçırması beklenemezdi… Kaçırmadı da zaten. Savaş uçakları, Tahran zirvesinin başladığı saatlerde bile İdlib’i bombalıyordu.

***

Bundan sonra ne olabilir ve biz nasıl etkilenebiliriz?

1-) İdlib’in rejim adına Rusya-İran koalisyonu tarafından ele geçirilmesi Türkiye’nin Suriye sahasında zaten kısıtlı olan hareket kabiliyetini iyice azaltacaktır.

2-) Operasyon başarıya ulaştığında, hatta ulaşmadan Türkiye sınırına doğru göç dalgası kaçınılmaz olacaktır. Ne var ki Erdoğan’ın Tahran’da ifade ettiği gibi mülteci ağırlama kapasitemizi çoktan aşmış bulunuyoruz.

3-) Öte yandan, Esad rejimi için İdlib halkının da ülkeden ayrılması ideal bir sonuç olacaktır. Daha önce gidenler gibi bu dalganın da geri dönüş yapmamasını isteyecektir. Kaldı ki geri dönmeleri açıkça ölüme ve yokluğa dönüş olacağı için nerede olursa olsun hiçbir mülteci bu yolu denemeyecektir.

4-) Birkaç haftadan beri Rus yetkililerin dile getirdiği “Bütün yabancı güçler Suriye’yi terk etmeli” mealindeki açıklamaların sonucu olarak Türkiye’ye Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonlarıyla hükmettiği bölgelerden çıkması baskısı artacaktır. Moskova’da yapılacak bir sonraki üçlü zirvenin konusu bu olursa şaşırmayalım… Türkiye’nin ise, bütün sular durulmadan Afrin veya Cerablus’tan çıkması mümkün olamayacağından yeni bir siyasi gerilim süreci başlayacaktır. Bu baskılara karşı ABD ve Avrupa’nın desteğini alabilmek önemli olacaktır. Ama mümkün mü bilinmez…

5-) Fırat’ın doğusu, yani YPG’nin nüfuz bölgesi de hedefte olacaktır ama Esad rejiminin bu güçlerle anlaşması veya Rusya tarafından anlaşmaya zorlanması güçlü bir ihtimaldir. Neticede Esad için Türkiye’ye sıkıntı veren bir gücün sınırda bulunması en azından bugün için tercih edilecektir.

6-) ABD, sahada İran karşıtı bir pozisyonun ötesinde risk almayacak ve dolayısıyla Türkiye’nin YPG kaygısına duyarsız kalmaya devam edecektir.

7-) En önemli konu da Esad rejiminin Türkiye ve aynı konumda bulunan ülkeler tarafından tanınmaya zorlanması olacaktır. Tanıma veya ilişki kurma mümkün olamayacağı için bir başka gerilim potansiyelini de bu alanda beklemek gerekiyor.

8-) Son cümle… Suriye’de bir açıdan sona geliniyor görüntüsü var ama özellikle çıkarlarımız ve kaygılarımız böyle bir sonu benimsemekten uzak olduğumuzu gösteriyor.