Bedel kelimesine en yakışan karşılık değerdir. Ancak değerli olan bir şeyin asıl bedeli olabilir. Değerli olmayan her şey için ödenen bedel boşa gitmiş demektir. O yüzden insan ömrünü değer ile ölçtüğünde beyhudelikten kurtulabilir. ‘Zulüm bir şeye hak ettiğini vermemektir’ der Mevlana. Bu noktadan bakıldığında zalimin yüzü de aydınlanır mazlumun yüzü de. Değer gerçekleşmemiştir çünkü. Ne var ki Arapçadan dilimize giren bu kelime oldukça geniş bir anlam alanına da sahip. Bedelli askerlikten tutun da türkülere (zenginimiz bedel verir/ askerimiz fakirdendir) siyasi bedel ödemeye, yapılan bir iyiliğin nankörlükle karşılık bulmasına değin pek çok renge bürünür. İnsan, bedel içinde bedel arar.

***

Hayatını bir ideale, kültüre, sanata ve düşünceye adayan insanların ödedikleri, onlara ödetilen bedeller ise devir devir şekil değiştirse de tarihten gelen sebeplerle esasta aynıdır. Güce boyun eğmemenin, onun hizasında durup onun çenesiyle konuşmayıp kendi yolunda gitmenin sonucudur bu. Bedel ödeme aşamasına geldiklerinde ise meselenin şahıslarından öte peşine düştükleri ve tercih ettikleri şeyde ısrar ile ilgili olduğunu bilerek paniğe kapılmaz onlar. Kuyruklarına basılan hayvanlar gibi bağırıp çağırmazlar. Düşünüşlerine daha bir seviye katarlar. Ellerinde ideal adına ne kaldığına ve kendilerinden neyin alındığına bakarlar. Her zaman özgürlüktür aslında asıl ellerinde kalan. Alınan/ çalınan ise dünyanın çöpü, maddi şeyler. Para, makam, memuriyet , vs. Bedel türleri var bir de, hapis, sürgün, müsadere, her tür suikast...

Özgürlük ise içi değer dışında hiç bir şeyle doldurulamayan bedelin adıdır. Özünde, sanat, özgür düşünce ve yüksek yaşama tutkusu saklıdır değerin. Öte yandan bu bedel anını, o yüklerden kurtulup da değer alanına dönüş gününü içten içe bekler sanat ve düşünce adamı. Hainin haifliği bunu gerektirir, bilir. Hayat madden daha zor geçecektir bunu da bilir ancak o aşamaya değin üzerine düşen sabrı ve çalışkanlığı zaten göstermiş, bencil bir vurdumduymazlığa düşmeden hayatının insanı olmuştur. O güne kadarki emeği kendisinin dışındakilere ait olduğu halde bundan sonraki hayatı sadece kendisinindir. O kendilikte gelecekteki bütün yaratıcı hamleler saklıdır.

Bir masada, bir duruşma salonunda, bir kapalı zarf, bir mesaj ya da haberle bildireceklerdir ona bedel gününün geldiğini. O ise çarmıhı önceden bilen İsa gibi sırtlayacaktır önüne konanı. Zamanın mutlak suçluları, kara yüzleriyle bedel beyanını sunarlarken, o sadece gülümseyeceklerdir. Gülümseme en keskin kılıçtır sessizliği bölen. Artık duvar yıkılmış ve maddi olarak güçlü olanın elinden iradesi alınmış, aradaki nazik ip kopmuştur. Bir soğuk duvar geride kalıp ebediyen çürümeye dururken ufukta açılan sayfalar varlığın umudu için ışımaktadır.

Çağımızın en özgür yazarlarından Adalet Ağaoğlu, ‘kitap kitaptır ve kimse ona bir şey yapamaz’ derken, bedelin değer olan karşılığını da vurgular yazar kişi için. Bir gece sinemanın yumuşak karanlığında devletin dili ile sürgün kararı ‘zoraki diplomat’ olarak eline tutuşturulan Yakup Kadri, Madrid Elçiliğinde çalışırken Paris’te yaptığı bazı görüşmelerden dolayı üstü çizilen Yahya Kemal, bedel ödeme noktasına varmış ve bunu kitap ve değer ile taçlandırmış özgür kişiliklerdir. Onlara bunu ileten memurların ise kemikleri bile sahiplerinden utanır halde toprağa karışmıştır.

***

Yazının hizasından ayrılmayan her kitap ehli bu kaderden kurtulamaz bizde. Eninde sonunda ecel suratlı ve devlet kostümlü iki ayaklılar ona ulaşırlar. Büyük bir vatan hizmeti görür, kutsal bir görevi huşuyla yerine getirir, yıkılmaz bir kaleyi savunur edasıyla muhataplarına bedeli bildirirler. Oysa köprünün altından çok sular akmış, hakikatin taşı ardan çatlamış, yalanın, zalimin ve adaletsizin yüzü kireç tutmuştur.

İnsan bedelini ödeyemeyeceği şeye talip olmaz elbette. Bedel, talep edilen şeyin başından bellidir. Madem ki talip olunan şeyin bedeli gelip çatmıştır. O bilir. Öyle bilir, böyle bilir. Susuyorsa da bir şey bilmediğinden değildir. Susmak artık onun elindedir. Konuşmak da öyle. Bedel, değerdir. Düşürmeye gelmez.