Etraftaki tek ağaç incir değil. Yaygın ve gür dere boyunca gururlu çınarlar, çitlembikler, fıstık çamları, akçaağaç, akkavak, ladin, ceviz, dağdağan aklına ne gelirse her boy ve cins iç içe geçmiş yanyana dizilmiş durumdalar. Araya serpilmiş nar çalıları, yaban gülleri, bodur meşeler, dut, erik, ardıç, gah birbirini kıskanarak gah birbirine imrenerek salınıp duruyorlar. Gözümü kapadığım zaman güneşin batma vaktine nazire edercesine şırıltısını yükselten suyu duyuyorum. Yükseklerden, Bolkarlar’ın saklı diplerinden çıkıp geliyor olmalı su. Gözümü açıp tekrar kapatıyorum. Fark ediyorum ki bu şırıltı aynı değil. Nasıl bir suda iki kez yıkanılmazsa bir şırıltı da iki kez duyulamaz. Şimdi incire haksızlık etmeyeyim. Bu aklımdan geçenleri ona borçluyum. Hesaplayarak dibine oturmadım onun. O da ölçüp biçerek, tasarlayıp düşünerek konuşturmadı beni.Tabiatta her şey birdenbire ve öylesinedir.

***

Bir süre sonra güneş batacak. Gölge ve serinlik ağaç altları ve su kenarına ait olmaktan çıkıp otların dibine, ısınmış kayalara, gün boyu öten böceklere, ağaç kabuklarına, sağdaki soldaki paslı demirlere kadar yayılacak. Ama şu an incir kainatın hem kiliti hem merkezi gibi şu an gözümde. Onda hem bir arsızlık hem de pervasızlık görüyorum. Özgüveni de o denli yüksek. Belli ki yıllar sürmüş ömrü. Genç ve diri bir incir değil. Bilge saymak pekala mümkün ama kışın kar, baharda yağmur ve rüzgar bir bakımsız saça benzeyen dallarını darmadağın etmiş. O da dünyaya dair ne varsa onlardan elini ayağını çekmiş ve sereserpe durmuş. Öylesine coşkunmuş ki incirleri çoktan ballanmış ve su kenarına serinlemeye gelenleri doyurmuş. Şimdi sütü çoktan emilmiş isimsiz bir yemiş gibi öylece duruyor. İşini bitirmiş bir çiftçi gibi sanki sigara tüttürüyor.

***

Kaç saattir buradayım ve kaç gün daha etrafta artık vakti gelmiş kızılcıkların tadına bakarak avunacağım. Sabah erken kalkacak vaktiyle Ermenilere yurt olmuş kaleye vuran sabah ışığının peşine düşeceğim. Yer yer karşıma çıkan keçi sürülerinde Anadolu’yu yurt tutuşumuzun sırrını arayacağım. Meyvelerin, sebzelerin, suların, rüzgarın ve havanın şehir insanından saklanılmasını dert edeceğim. Aklımdan geçenleri okumuş olmalı ki yukarıdan olmuş iri bir inciri dibine düşürdü bizim ağaç. Kalk, uyan. Yaşamana bak. Dünya bir oyalanma insan ise bir zalimdir, demek mi istedi.

***

Öyleyse şu aşağıdan, suyun içinden yükselen genç kadın sesleri ile çocuk cıvıltıları nasıl da havaya yükseliyor ve insana yaşama şevki aşılıyor. Hatta her yerde olduğu gibi burada da antik barbarlardan beri, bize miras etrafı kirletme ve çöpünü marifetmiş gibi geride bırakma alışkanlığına bile bıyık altından gülüyor bizim ağaç, insana ah vah etmenin beyhudeliğini dillendiriyor. Gazeteler, televizyon ve sosyal medya çevreleri paranın ateşinin yüksekliğini bir taş devri iştahıyla göze ve kulağa boca ederken bizim incir tuz kuruması, nem kararması ve rüzgar yarası oyuklarından yaşlı bir boksör gibi bakıyor. Bakışında yenilgi değil mutlak zafer var. İnsanın zulmu geniş ve karanlıktır diye fısıldıyor.

***

Oysa buralarda set set dizilmiş incir ağaçları da var. Erikler, şeftaliler, elma, ayva ve kirazlar mevsimine göre gönendiriyorlar etrafı. Belki başka bir zaman onların dibine oturup toprağı düşünmeli. Fakat, bu incirin bir dalının eğilip de bir yaprağıyla şu insan denilen zalimin utanmasın diye önünü kapatması yok mu, aklımı başımdan alıyor. Rakamlardan ağaç ve insan yapamazsın, unutma diyor.