Hayatımızın neredeyse sekmeden devam eden yaratıcı meyvelerinden birisidir o. Meyve dediğime bakmayın, tadı, rengi, kokusu, şekli olduğundan değil. Ressama resmini sipariş etsek, müzisyenden bestesini beklesek yaklaşık bir sonuca varabiliriz ama bu yeterli gelmez. Tiyatro yazarını, romancıyı, mizahçıyı, felsefeciyi devreye soksak yine de yanılma payımız yüksektir. İşi en zor olan şairdir bu konuda ama mizaç ve bir arketip olarak ruhu kadar maskesini de en derinden o hisseder. Takma adam her duruma elverişli modüler yapısıyla o kadar mahir o kadar uysal o kadar uyumlu ve bir o kadar şekilden şekile kılıktan kılığa bürünür ki bazen yaşayıp yaşamadığından şüpheye düşersiniz. Var gibi yoktur takma adam.

Bir şehir efsanesi bir fantastik alem tipi hatta uzaylı olabileceğini söyleyenler olsa da kulak asmayın. Takma adam, hemen her yerde her an karşımızda durur. Başarısı yokmuş gibi gözükmektir. Gazetelere biraz dikkatli göz gezdirdiğinizde, ekranlara biraz seçici baktığınızda, vapurda giderken, otobüslerde yol alırken seslere özenle kulak kabarttığınızda hemen onu seçer tanırsınız. Fakat dönüp baktığınızda bulamazsınız.

***

Zaten onun ödüllerle taçlandırılası ve muhabbetle kucaklanası tarafı hep bu birden ortadan kayboluşu, hep suret-i haktan görünüşü, boynunu bir yana büküp iddiasız duruşudur. Siz o boğazını temizleyip de konuşmaya başlamadan, kalabalığın arasından sıyrılıp bir adım öne çıkmadan ne olup bittiğini bile fark etmezsiniz. Siz hep edilgensinizdir onun karşısında. Kader adeta o ana kadar onu orada kutsal bir gerekçe ile saklamış tam da varlığımız ontolojik bir boşluğa düşmek üzere iken o konuşmuş, uyarısını yapmış, susuzluktan yarılmış toprağa bulut olup kükreyerek yağmuru haber vermiştir. Bir kez olsun kendi sesi ve varlığıyla ortaya çıkıp söz almayan takma adam, hep sisli, karışık ve curcunalı havaları kollamış böylelikle o büyük müşevveşlik anında dupduru sesiyle konuşuvermiştir.

***

Böylesi bir adamın yüzü tam yoktur. Sesi kısık, adımlarının yönü belirsiz ve hangi dille konuştuğu meçhuldür. Yolda kalmış adamın yanına yol bilgisi hüneri, çocuğu olmayan kadının hizasına öyle umut yansısı çehre ile yaklaşır ki o kör noktanın yüksek ışığı oluverir. Ne kör noktanın ne de yüksek ışığın resmi çizilebilir. Kör nokta ve kör edici ışık olarak varlıklarını sürdürürler.

Kimdir diye sorsak birisine bu takma adamı ‘Bilmiyorum ama görsem tanırım’ diye cevap verecektir. Bize tarif edebilir misin şeklini şemalini diye soruyu ilerletsek; ‘Söyledim ya bilmiyorum ama görsem tanırım’ diyecektir tekrar. Takma adamın kim olduğunun bilinemezliği ile ilgili değildir bu, onun her hal ve şartta kendisini bir bukalemun gibi saklamayı başarmasındandır. Siz fark edinceye kadar zaten yok gibidir bukalemun da. Ya da size kendisini fark ettirinceye kadar.

***

Mizah hayatımız biraz canlı olsa belki en çok o malzeme devşirecek aynı zamanda onun huylarını, hallerini en çarpıcı o gösterecektir bize. Tuhaf olan bu takma adamın mizah adamının yer yer yerine geçmesi onun ağzıyla konuşmayı başarmasıdır.

Kurtuluş yok mudur bu takma adamdan. Hayatımızın binbir parçaya bölünmüş o pek kendisine özgü renkli akışı içinde o da böyle yaşayıp gidemez mi? Reşat Ekrem Koçu’nun ‘ arihimizde Garip Vakalar’ kitabının günümüz versiyonu yazıldığında ‘dalkavuk’un çocuğu diye hoş görülemez mi? Neden olmasın? Bunca dert içinde capcanlı yaşıyor olmasının izahı zor olur başka türlü. Fakat Koçu’dan okuduğumuza göre dalkavuk marifetleri tarifeye bağlanacak kadar gerçek bir varlık. Takma adamı bilmenin zorluğu bir gerçek- hayal çatışması.