Doğru yerde duran biziz. Alem, bizim durduğumuz yere göre şekillenmiştir.

Evvela biz. Sonra bize en çok benzeyenler.

Sonra bize daha az benzeyenler.

Sonra daha da az benzeyenler.

Sonra bize benzemeyenler.

Sonra hiç benzemeyenler.

Sonra bizim zıtlarımız.

Biz haklıyız.

Başkalarının haklılıkları bize göre şekillenir.

Başkalarının bizim kadar haklı oldukları düşünülemez.

Buradaki önermeler saçma görünüyor ama, insanların büyük ekseriyetinin aleme bakışı böyledir.

‘Ben öyle değilim’ diyenler çıkacaktır.

Onlar bile, eğer iyi gözlemciyseler, kendilerini, yeterince haklı olmama ihtimallerine rağmen kendilerine hak verirken yakalayabilirler.

Bu durumun insana mahsus olduğunu kabul edebiliriz.

Terbiye ile bir ölçüde giderilebileceğini düşünebiliriz.

O halde çok büyük bir sorunla karşı karşıya değiliz.

Haklılığın ve haksızlığın çok önemli olduğu durumlarda üçüncü şahısların görüşüne müracaat etme imkanına sahip olduğumuzu düşünerek teselli bulabiliriz.

Fakat, insanların bir kötü huyu daha var. Bu kötü huy, meseleyi ‘teoloji’ alanına taşıyor.

Yetkileri olmamasına rağmen, Allahu Te’ala’ya kendi lehlerine bir misyon biçmek.

Allahu Te’ala’yı kendi ‘duruş’una uygun bir mevkie -haşa- tayin etmek.

‘Allah bizimledir.’

Allahu Te’ala gerçekten bizimle midir?

Ne özelliğimiz var bizim?

Her dinin mensubu kendi gerekçesini kolaylıkla söyleyecektir.

Eleman hangi dine mensupsa, o sebeple, ‘Yaratıcı’ diye iman ettiği kudret, onunla beraberdir.

‘Biz Hristiyanız, onun için Allah bizimledir.’

‘Biz Müslümanız, onun için Allah bizimledir.’

Başka dinler hakkındaki bilgimiz, görgümüz tartışmayı sürdürmemiz için yeterli olmayabilir.

Yakınımızdaki soruyu soralım.

Allah Müslümanlarla mıdır?

Her durumda Müslümanlarla mıdır?

Haklı oldukları zaman, haksız oldukları zaman...

Doğru yaptıkları zaman, yanlış yaptıkları zaman...

İyilik yaptıkları zaman, kötülük yaptıkları zaman...

İşlerini düzgün yaptıkları zaman... İşlerini düzgün yapmadıkları zaman.

Adil davrandıkları zaman, adil davranmadıkları zaman.

Dürüst oldukları zaman, üçkağıtçı oldukları zaman.

Ahlaklı oldukları ve ahlaksız oldukları zaman.

Soruları bu şekilde sorduğumuzda, Allah’ın daima bizimle olacağını düşünmenin sebep olduğu çelişki görünür hale geliyor.

Allahu Te’ala’nın ‘her durumda’ bizimle olması ‘Adil’ ismiyle bağdaşır mı?

Haşa, hiçbir yerde yazmaz, ‘Allah üçkağıtçılarla beraberdir’ diye!

Bir ara... 80’ler diye hatırımda kalmış. Demek ki Müslümanların neden muvaffak olamadığı o sıralar sorgulanıyordu.

Allah’ın yardımına nail olmak için ‘Sünnetullah’a riayet etmek gerektiği’ fikri kabul görmüştü.

Bulunduğum ortamlarda buna benzer cümleler kurulduğuna tanık oluyordum.

Bence bu, makul bir çizgiydi.

Ne demek ‘Sünnetullah’a riayet etmek?

Bir neticeyi elde etmek için gerekli bütün fiziki hazırlıkları harfiyen yapmak.

Ne yapmak istiyorsan, onu yapmayı öğrenmek, bilmek.

Mesela bir sınava giriyorsan, dersine iyice çalışmak, ondan sonra Allah’tan yardım istemek.

(Maalesef, ‘fiziki şartları yerine getirme’yi ‘sınav sorularını çalmak’ olarak algılayanlar oldu. Hatırlarsanız, Allahu Te’ala’nın ‘bizimle’ ya da ‘bizden’ olduğu varsayımı, sınav sorularını çalmayı meşrulaştırmakta da kullanıldı.)

Böyle düşünürsen, işler ters gittiğinde eksikliği evvela kendinde ararsın, ‘nerde yanlış yaptım’ diye sorarsın.

Halbuki, ‘başkası nerede yanlış yaptı’ diye sormak ‘ben nerde yanlış yaptım’ diye sormaktan daha kolay.

Kolayı varken niye kendimizi zora sokalım.