Bugünlerde kötü bir kitap okuyorum. ‘Ma’kus taliimizi zapt etmişler, yazıp iki kapak arasına sıralamışlar.

Kitabın adı ‘Araplar.’ Pegasus’tan çıkmış. Yazarı, Eugene Rogan isimli bir Amerikalı tarihçi.

Elbet bizim gözümüzle yazılmamış. Ama, bir Amerikalı ancak bu kadar iyi, bu kadar objektif yazabilirdi.

Biz yazsak daha mı iyi yazardık?

Yani daha objektif, daha adil...

‘Evet’ demeyi isterdim, fakat maalesef, bize de güven olmuyor.

Hele tarih, bize en güvenilmeyecek alanlardan biri.

Ne Allah’tan korkuyoruz, ne kuldan utanıyoruz.

Çoğu zaman doğrusunu değil, işimize geleni yazıyoruz.

İşin tuhafı, yaptığımız yanlış işlere Allah’ı da dahil etmeye çalışıyoruz.

Allahu Teala’nın yazdığımız yalanlardan razı olacağından öyle eminiz ki!

Sanki melaike, her hamasete, her palavraya bir sevap yazıyor.

Neyse, bu dertler bitmez.

Dönelim Rogan’ın yazdığı kitaba.

Yavuz Sultan Selim’in Mısır’a doğru yürüdüğü asırlardan başlıyor kitap, Araplar’ı anlatmaya.

Arap Baharı denilen felaketin hemen hemen sonlarına kadar geliyor.

Özellikle, tarihin bizim tanıklık ettiğimiz kısmıyla, 60’lardan bugüne kadarki dönemle ilgili bilgileri tazelemek için iyi bir kitap.

Kendi payıma, Filistin meselesi başta olmak üzere Arap Dünyası’ndaki siyasi hareketlilikler, uluslararası ayak oyunları, özgürlük mücadeleleri ve ihanetleri, çoğunu hissederek yaşadığım bir tarih kesitini, objektif olmaya çalışan bir Batılı’nın kaleminden okumak, benim için faydalı oldu.

Rogan bu kitabı önümüzdeki günlerde veya aylarda yazmaya devam etse, herhalde, Hafız Esat’ın yaptığı Hama katliamını yazdığı gibi, şimdi İdlib’de eşiğine geldiğimiz felaketi de yazardı.

Bakın ne yazmış Hama hakkında:

“Suriye ordusu Hama halkına bir ders vermek için çocuk yaşlı gözetmeden önüne çıkanı öldürdü. Bir görgü şahidi katliamı Batılı bir gazeteciye şöyle tarif etmişti:

‘Bir cesede denk gelmeden birkaç adım gidemiyordum. On ya da on beş ceset vardı. Aralarından geçtim. Uzun süre onlara baktım. İnanamıyordum. Her ceset yığınında on beş, yirmi beş, otuz ceset vardı. Yüzleri tanınmaz haldeydi.’

“2 Şubat 1982’di Suriye Hükümeti Hama’daki kalelerinde bulunan Müslüman Kardeşler’e savaş açtı.”

“İlk hafta Müslüman Kardeşler Suriye ordusunun taarruzunu savuşturmayı başardılar. Ama ordunun ateş gücü etkisini gösterdi, tank ve toplar binaları yerle bir edip müdafileri enkazın altına gömdüler.”

“New York Times muhabiri Thomas Friedman çatışmadan iki hafta sonra Hama’ya girdiğinde şehrin buldozerler ve silindirlerle yerle bir edilmiş olduğunu gördü. ‘Savaştan sağ çıkmayı başaran Hama’daki tüm Müslüman görevliler -şeyhten öğretmene, müezzine kadar- bir şekilde ortadan kaldırıldı’ diye yazmıştı Friedman.

“Günümüzde, Şubat 1982’de Hama’da kaç kişinin öldüğünü kimse bilmiyor. Gazeteciler ve uzmanlar ölü sayısının on bin ila yirmi bin civarında olduğunu tahmin ediyorlar. Oysa ki Rıfat Esad otuz sekiz bin kişiyi öldürmekle övünmüştü.”

Yazının başında ‘Kötü bir kitap’ demiştim.

Sebebi bu işte.

Kitabın her tarafı üzücü, yakıcı, yıkıcı katliam hikayeleriyle, bu hikayelerin ardındaki ihanetlerle, kalleşliklerle dolu.

Beşar Esad döneminde Suriye’de ne kadar insan öldürüldüğünü bilmiyoruz.

Tahminler, üç yüz binle dört yüz bin arası.

Rıfat Esad’ın öldürmekle öğündüğü sayının on katı.

Ve, katliam devam ediyor.

Tahran’daki üçlü zirvenin sonuç bildirisinden anladığımız şu.

İdlib’de büyük bir insanlık trajedisine tanık olacağız.

‘Kırmızı Pazartesi’deki gibi, adım adım yaklaşıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çabaları... Basına açık zirvedeki ateşkes vurguları bir değişiklik sağlamaya yetmedi.

‘Uzmanlar’ın, Türkiye’ye yönelecek ‘göç’le ilgili kaygıları var.

Anlatımlarda, çoğu zaman, göç kaygıları katliam kaygılarına galip geliyor.

Ne kadar üzücü...

Her şey ne kadar üzücü...