Aldığımız ‘terbiye’nin dünya gerçekleriyle uyuşmadığını müşahede ettiğim oluyor.

Nedir o terbiye?

Aramıza hudutlar çizilmiş olsa da... Lisanlarımız farklı olsa da... Müzik zevklerimiz, kıyafet kültürümüz değişiklikler arz etse de, biz dostuz, kardeşiz.

Evet, büyük insanlık ailesiyle akrabayız.

Kimseye kötülük gelmesin. Kimsenin huzuru bozulmasın. Kimse zulme maruz kalmasın.

Ama, yeryüzünün her tarafındaki Müslümanlarla biraz daha akrabayız.

Müslümanlar daima ‘selam’da, ‘selamet’te olsunlar.

(Aksi gibi, en çok Müslümanların başı derde giriyor.)

Bunları düşünürken, gözümün önünde Suriye var.

Suriye’ye göre konuşuyorum fakat Hindistan’daki, Hind-i Çini’deki, Fiji adalarındaki Müslümanlar için de aynı hissi taşıyorum.

‘Ulusal devlet’ olgusuyla çelişiyor bu hisler.

Senin etrafına bir hudut çizmişler. Otur o hududun içinde, sağa sola bulaşma.

Kimsenin tasasını da çekme.

Yok!

Bir sorumluluk hissi.

Komik değil o fıkra.

Hani Temel anlatıyor.

“Bugün yolda bir senet buldum.”

“Eee? Ne yaptın senedi?”

“Gittim ödedim.”

Bizim aldığımız terbiye ile Temel’in yolda bulduğu senedi ödemesi arasında sadece ton farkı var.

Şöyle de olabilirdi. Hayatta karşılığı var:

Temel, kendisiyle hiç alakası olmayan senedi alır, fırsat bu fırsat der, senette kimin imzası veya cirosu varsa onun yakasına yapışıp senedi tahsil ederdi. Tahsil ettiği parayı da afiyetle cebine indirirdi.

Şimdi bu zihniyet revaçta.

Bu zihniyet, mutlu ve haklı aynı zamanda.

Çünkü daha gürültücü. Çünkü daha güçlü. Daha arsız, daha pişkin.

Gözümün önünde Suriye var.

Halep’i Antep’ten ayrı görmeyiz biz. Şam’ı Diyarbekir’den ayrı görmeyiz.

İdlib’i bilmiyorum, gitmedim hiç. Ama gitmemem neyi değiştirir?

Belki Halep’inki kadar heybetli kalesi yoktur. Fakat, bizim şehrimiz.

‘Bizim’de bir ‘ulus’çuluk kokusu mu hissediyorsunuz?

Yanılırsınız.

Üstat Sezai Karakoç’tan öğrendik. Helep’e, Şam’a nasıl ‘bizim’ diyorsak, oradaki insanların da Diyarbekir’e, İstanbul’a, Bursa’ya ‘bizim’ demesinden razıyız.

Kaleler yerin dibine (batmasa daha iyi ama) batarsa batsın. Daha önemli bir şey var. İnsanlar.

Oğullar, kızlar, anneler, babalar, çocuklar, bebekler...

Halep’i nasıl bir dünya cehennemine çevirmişti Esed.

Türkiye orada iyi çalıştı. Katliamın büyümesine mani oldu.

Koridorlar açılması için uğraştı.

Halep’in Esed’e teslim edilmesi anlamına da geliyordu şehrin tahliyesi.

Ama çare yok. Gücümüz bu kadar. Bari insanların tahliye edebildiğimiz kadarını tahliye edelim.

İdlib’e geldi o insanlar.

Türkiye’nin çabalarıyla, orada bir ‘çatışmasızlık’ bölgesi oluşturuldu.

İdlib ve çevresinde 3-4 milyon insanın bulunduğu söyleniyor.

Suriye’nin her tarafındaki katliamlardan kaça kaça, son olarak İdlib’e gelmiş, sığınmışlar.

İçlerinde silahlı unsurlar mutlaka var. Suriye maalesef bir iç savaş alanı.

Rejim, muhalif unsurların Idlib ve çevresine ‘sıkışmış’ olmasını fırsat biliyor.

Çatışmasızlık bölgesi, onlara göre ‘Idlib kapanı.’

Veya ‘İdlib tuzağı.’

Siviller varmış yokmuş, umurlarında olmaz.

Rusya ve İran da, zannetmiyorum sivillerle ilgili ciddi kaygılar taşısınlar.

Astana zirvesi önümüzdeki hafta Tahran’da toplanacak.

Bu endişeleri dillendirmek, mazlumlar için diplomasi yapmak, Ruhani’yi ve Putin’i ikna etmek, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a düşüyor.

Ağır sorumluluk.

İkna etmeyi başaramazsa çok üzülürüz.

Galiba en çok yaptığımız şey bu. Üzülüyoruz.

‘Üzülme’ hassaları kaybolmuş insanlar da var mutlaka.

(Fıkradakinin tersine, bulduğu senedi tahsil etmeye yatkın olanlar.)

Onlar, durumu izah edip, kendilerini sorumluluklardan muaf tutmanın, huzurlu ve mutlu olmanın yolunu bulacaklardır.