Yazının başlığını 2003 yılında çokuluslu bir yapım olarak yayınlanan 74 dakikalık "The revolution will not be televised" isimli belgeselden aldım.

Belgesel 2002'de Venezüela'ya giden İrlandalı bir film ekibinin 11 Nisan günü tanık oldukları medya destekli darbeyi konu alıyor...

Merhum Hugo Chavez 1998 yılında halkın çoğunluğunun oyunu alarak devlet başkanı seçilmişti.

Şimdi Chavez deyince gençler bilmezler, Maduro var ya hani, işte O'nun selefi.

Maduro kim mi?

Diriliş dizisi diyeyim, hemen hatırlayacaksınız.

Tamamsa devam ediyorum.

Halkın yoğun desteğini alan Chavez, dünyanın dördüncü büyük petrol üreticisi olan ama halka bu gelirden zırnık koklatılmayan Venezüela'da Bolivarcı Devrim adını verdiği yepyeni bir dönemi başlattı.

1999 yılında yeni bir anayasa oylamasında yine halkın büyük çoğunluğunun teveccühünü kazandı.

Fakat devlete ait Kanal 8 televizyonu dışında bu büyük devrime yer veren hiçbir yayın organı yoktu.

Aksine özel TV kanalları sabah akşam Chavez'i karalamakla, Fidel Castro ile kurduğu ilişkinin Freudyen bir bakış açışıyla incelenmesini tavsiye eden kepaze yayınlarla meşguldü.

Başkan Chavez adeta manşetlerle çarpışıyordu.

2002 yılında ABD destekli muhalefet ve ordu bir darbe kalkışmasında bulundu.

ABD yanlısı askerler başkanlık merkezini ele geçirerek Chavez'i rehin aldılar.

Aslan Chavez istifa etmedi tabii. Darbecilere pabuç bırakmadı.

Gece saat 03.30 sularında darbeciler Chavez'i rehin alarak bir adaya götürdüler.

Geçici bir hükümet kurup başkanlığı da Pedro Carmona'ya verdiler.

Darbeciler devlete ait olan TV 8'i de ele geçirdikleri için Chavez taraftarları olan bitenden haberdar olamıyorlardı.

Halk sokaklara döküldü. Bir milyon kişi sarayın etrafına toplandı.

Chavez'e sadık askerler, başkanlık muhafızlarının bir kısmı, halkın galeyana gelmesini engellemek bahanesiyle sarayın etrafını kuşattı ve 13 Nisan günü bu bahane ile sarayı tekrar ele geçirdiler.

Fakat ortada korkunç bir sahtekarlık vardı.

Saray tekrar ele geçirilmesine rağmen topuklarını poposuna vura vura kaçan gasıp başkan TV'lere çıkıp her şeyin kontrol altında olduğuna dair yalan beyanatlarda bulunuyordu.

Saray meşru hükümet yanlılarınca tekrar ele geçilridiği halde kimsenin bundan haberi yoktu.

Durumu sağlama almak için Kanal 8'in yayınını tekrar ele geçirmek gerekiyordu.

Sarayı ele geçiren Chavez yanlıları meşru hükümetin üyelerini tekrar çağırmış, Chavez'e yokluğunda vekalet edecek başkan yardımcısı yemin dahi etmişti.

Düşünebiliyor musunuz?

Koskoca bir ülke, her şeyin alt üst olduğu bir yerde, askerin emir, memurun talimat beklediği bir yerde iletişim araçlarından ötürü felç olmuştu.

TV 8 kanalının Chavez yanlıları tarafından tekrar ele geçirilmesi ile hayat normale döndü.

Hemen ardından ordu mensupları telefonla arayıp meşru hükümete bağlılıklarını bildirdiler.

Çok geçmeden Chavez'i de helikopterle bulunduğu adadan alıp getirdiler.

Darbe püskürtülmüş oldu.

2000'li yılların başlangıcı işte böyleydi.

Anlık haberleşmedeki en iyi seçenek televizyondu. O gitti mi oyun bitiyordu. Onun vermediği bir devrim bile halka yeterince nüfus edemiyordu.

Yıl 2016.

15 Temmuz darbesi.

TRT basılıp, TRT spikerine darbe bildirisi zorla okutulduktan sonra özel kanallara baskına giden darbeci askerler özel TV yayınlarını da ele geçirmeye çalıştılar.

Ama halk internet vasıtası ile çoktan organize olmuş, an be an nerede ne vuku buluyorsa internet üzerinden paylaşıyorlardı.

CNN Türk'de yayına devam eden Hande Fırat'a (buraya dikkat) FaceTime isimli uygulama üzerinden bağlanan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tüm vatandaşlara sokağa çıkma ve meşru hükümeti savunma çağrısında bulundu.

Tıpkı Venezüela'da olduğu gibi, Türkiye'de de darbenin seyri böylece değişti.

Şimdi bugüne dönelim.

19 Ağustos tarihinde uygulanan bir mahkeme kararı kamunun haberleşme hürriyeti hakkına rağmen, çağın şartlarının aksi istikametinde bir uygulamanın tatbikine imkân verdi.

Mahkeme bir özel yayın kuruluşunun ticari menfaati için Periscope adındaki canlı yayın platformunun, bu özel TV kuruluşunun yayın haklarını satın aldığı futbol karşılaşmalarının yayınlanacağı saatlerde, korsan yayınlara mani olmak maksadı ile, engellenmesine karar verdi.

Koskoca ülkede, futbol sevsin ya da sevmesin, takım tutsun ya da tutmasın, bu platformu kullanarak yayın yapan, bilgi veren, haber veren herkes bu haktan mahrum kaldılar ve kalacaklar.

Maalesef kamu menfaati yerine özel bir yayın kuruluşunun çıkarları tercih edildi.

Bakınız sevgili yetkililer, evet size sesleniyorum!

Periscope gibi uygulamalar kamunun bilgi edinme hakkının teminatı olduğu gibi, vatandaş gazeteciliğin de temel direğidir.

Tarihin kanıtladığı gibi televizyonlarda her şey yayınlanır futbol müsabakaları, penguen belgeselleri.

Ama devrimler, alt üst oluşlar yayınlanmaz.

Gelin bu vatandaş haberciliği damarını kurutmayın.

Seçilmiş iktidarların manşetlerle çarpışmak zorunda olmadığı bir ülkenin teminatı basın yayın hürriyetidir, haberleşme hürriyetidir.

Yazıyı okuyan basın savcıları "devrim" kelimesinden ötürü durumdan vazife çıkartmasınlar diye Ursula Le Guin ile bitiriyorum:

Devrim yapamazsınız, devrim olabilirsiniz ancak :)