Back To Top
Adem Apak yazdı: Mükemmel medeniyetin sırrı tevhidde

Adem Apak yazdı: Mükemmel medeniyetin sırrı tevhidde

 - Son Güncelleme: 12.09.2017 Salı 19:29
Adem Apak yazdı: Mükemmel medeniyetin sırrı tevhidde
- A +

Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Prof. Dr. Adem Apak, “Mükemmel bir medeniyet ancak insanların kula kulluktan kurtulup sadece Allah’ın hükümlerine rıza göstermeleriyle gerçekleşir” diyerek tevhid kavramına mercek tutuyor.

Temmuz hadisesi Türkiye’de siyasî ve sosyal hayatı olduğu kadar dinî hayatı da sarsıcı bir mahiyette etkilemiştir. Hâlâ gerçek faillerinin kimliği üzerindeki derin şüphelerin bulunduğu bu hareketin, görünürde dinî referanslı olduğu iddiasındaki bir grup tarafından yapıldığına dair kanıtlar, insanlar nazarında dinî referansların da yeniden anlaşılması, yorumlanması zaruretini gündeme getirmiştir. Cemaat, tarikat, mehdi, mesih, ilham, rüya vb. dinî, sosyal ve kültürel yönleri olan kavramların yeniden düşünülmesine ve dindeki yerinin tespitine ihtiyaç vardır. Zikri geçen kavramların yanında kanaatimizde teorisi, tarihsel arka planı ve günümüzdeki yansımaları da dikkate alınarak muhtevasının en berrak şekliyle ortaya çıkarılması gereken kavramların başında kanaatimizce Tevhid, Risalet ve Cemaat kavramları gelir. Burada İslâm inancının temelini teşkil eden Tevhid konusuna dikkat çekilecektir.

Tevhid, Arapça ‘v.h.d’ kökünden türemiş bir mastar olup sözlük anlamıyla bir şeyin “bir” olduğuna hükmetmek, onu “bir” olarak bilmek, bir şeyi diğerlerinden ayırarak onu tek kılmak gibi anlamlara gelir. Kavram olarak ise mutlak anlamda Allah’ın bir olduğunu bilmeyi, O’ndan başka ilâh bulunmadığına, ortağı ve benzeri olmaktan uzak bulunduğuna inanmayı ifade eder. Bu tabir, en geniş anlamıyla “bir” Allah inancının, insanların düşündüğü bütün ilâh düşüncelerinden uzak bir dünya görüşünün; tek Yaratıcı, tek Rab tanımanın ortaya konulmasıdır. Allah’ın varlığını, birliğini, tüm yetkin niteliklerin kendisinde toplandığını, eşi ve benzeri bulunmadığını bilmek ve buna inanmak şeklinde de tarif edilen tevhid inancı en özlü biçimde “Lâ İlâhe İllallah’ (Allah’tan başka ilah yoktur) cümlesiyle ifade edilir.

Esasında İslâm inancı bir bütün olarak iki ilke üzerine temellendirilir ki, bunlar Tevhid ve Risâlet, yani Allah’ın birliği ile Allah’ın Rasûlü (sav) Hz. Muhammed’in temel ilahi misyonudur. Aslında ikinci ilke Hristiyanlık, Budizm ve Hinduizm gibi diğer dinlerin tersine, İslâm’da bütünüyle birinci ilkeden türemekte ve bütünüyle onun üzerine kurulmuş bulunmaktadır. Gerçekten de Allah’ın buyruklarına boyun eğmek düşüncesi, O’nun tek ilah olmasını zorunlu kılar. O, yaratıcı olmak itibariyle yegâne efendidir, hayatı ve ölümü yaratan O’dur. Evrenin ışığı ve nurudur, kulluğa, boyun eğmeğe değer yegâne ilahtır. Başka hiçbir şeye, hiç kimseye değil, yalnız ve yalnızca Allah’a kulluk edilebilir ve yalnızca O’na boyun eğilebilir. İşte bu esaslar İslâm’ın gerçek hedefini ortaya koyar; insanı –konumu ve özellikleri ne olursa olsun-insana kul olmaktan, kavmi kavme kölelikten, insanlığı her türlü beşerî güçlerin boyunduruğundan kurtarmak, bütün bir insanlığı herhangi bir önyargıya bağlı olmaksızın tek bir Allah’a kul olmak çerçevesinde özgür bir kardeşliğe dönüştürmek. İslâm’ın özgürlük düşüncesi insanlığın, kendi yaratıcısı ve efendisi olarak yalnız ve yalnızca Allah’a bağlı olmasını öngörür. Zira Allah yegâne, sahici, âdil ve geçerli egemenlik sahibidir. İnsanlığa hükmedebilecek olan yalnız ve ancak O’dur.

17-09/11/gorusler.JPG

Kur’ân-ı Kerîm’in tevhid ile ilgili âyetlerine bakıldığında bu akidenin sadece fikrî, zihinî ve felsefî bir telakkî olmayıp insan ve kâinat konusunda başlı başına çok genel bir düşünce, yaşam biçimi, dünya görüşü ve hayat anlayışı olduğu açıkça anlaşılır. Filhakika İslâmî kavramlar arasında, insan hayatını “tevhid” kavramı kadar çepeçevre kuşatan, çok boyutlu bir başka kavram bulmak mümkün değildir. Aslında İslâm dünya görüşünü günümüzdeki diğer din ve ideolojik kurumlardan ayıran en bü yük özellik işte bu Tevhid ilkesidir. Öyle ki, hiç bir din ve düşüncede Allah inancı, İslâm’daki kadar sağlam, tutarlı ve evrensel boyutlarıyla mev cut değildir.

Tevhid öğretisinin İslâm’da öylesine temel ve köklü bir yeri vardır ki, takvâsı ve ilminden ötürü rasûllerin en değerlisi olarak kabul edilmesine rağmen Allah’ın son elçisi Hz. Muhammed’in (sav) bile sadece O’nun bir kulu olduğu gerçeği –daha dine girişin ilk basamağında (kelime-i şehâdet)- kesin bir biçimde vurgulanmıştır. İslâm’ın Allah’la kulu arasına, ruhbanlık, zaman, yer ve benzeri herhangi bir aracı veya koşul tanımaması da tevhid ilkesine dayanır. Bu durum, tabiatıyla bir ruhbanlık rejimine, meslekten din adamlığına, bir aracının veya arabulucunun varlığına alışmış kimseler için tuhaf görünürse bile, temel olarak İslâm bütün bu aracı unsurları tevhid adına dışlamaktadır. Dolayısıyla herkes eşit olarak ve doğrudan doğruya –herhangi bir beşere değil- Allah’a bağlıdır. O Allah ki, O’nun adına kimsenin, insanların günahlarını bağışlamaya yetkisi yoktur. Tek kelime ile Allah ile kulu arasında herhangi bir aracı söz konusu değildir. Hâsılı tevhid en yalın anlamıyla kul ile Allah arasında kesintisiz ve aracısız bağ demektir.

İslâm dininin tebliğinden önce Arap toplumuna tevhidin zıddı olan şirk anlayışı hâkimdi. Öyle ki, insanlar putlara taptıkları bazen de ilahlık vasıflarını insanlara ve başka varlıklara hasrediyorlardı. Nitekim Araplardan bir kısmı melekler tanrılık atfederek onları Allah’ın kızları olarak kabul ediyorlar, benzer şekilde Ehl-i kitap olan Yahûdî ve Hristiyanlar da, Allah’a oğullar isnat ediyorlardı.

Ayrıca gerek müşrikler arasında gerekse Ehl-i Kitâp müntesipleri arasında helâl ve haram ihdas etme din adamlarının yetkisine verilmişti. Hazır bulduğu bu şartlarda Allah Rasûlü’nün (sav) bu ortamda en küçük taviz vermeden sürdürdüğü tebliğde, ağırlıklı olarak vurguladığı konu şüphesiz şirkin tam karşıtı olan tevhid idi. Kaldı ki İslâm dininin kitabı Kur’ân-ı Kerîm de baştan sona kadar her vesileyle tevhide işaret eder. Aslında daha önceki bütün peygamberler de tevhidi ikame etsinler diye gönderilmişlerdir.

Gerçekten de Kur’ân’a bakıldığında Allah elçilerinin üzerinde ısrarla durdukları ve insanların kavramaları için her türlü zorluklara katlandıkları hususlar, Allah’ın her konuda, hayatın her sahasında “tek” olarak kabul edilmesi ve O’na kesinlikle şirk koşulmamasıdır. Bu durumda Tevhid, insanın düşünceden başlayarak, günlük yaşayışındaki her tavrına kadar, Allah’ın belirlediği sınırlara uyması, onların korunması için gayret göstermesi ve Allah’ın ortaya koyduğu ölçü ve onun pratikteki şekli olan sünneti yaşamasıdır.     Hz. Muhammed (sav) risâlet ile görevlendirildikten sonra yaptığı ilk iş, inanç ve amele dayanan, teorisi ve pratiği bulunan gerçek tevhid anlayışını yerleştirmek olmuştur.

Kur’ân, tevhid inancını Allah’ın zatı, tekliği, sıfatları, evren ve insanla ilişkileri açısından bütün boyutlarıyla ortaya koymaktadır. Buna göre Allah birdir, O’ndan başka ilâh yoktur. O birdir, ama Hristiyanların sandığı gibi üç içinde bir değildir. O’na oğullar, kızlar isnad edenler, Hz. Îsâ’nın O’nun oğlu ya da kendisi olduğunu söyleyenler Allah’a iftira etmiş olurlar. Zira O’nun ne oğulları ne de kızları vardır. O, doğurulmamıştır, doğurmamıştır. Ancak kâfirler, hiçbir şey yaratmayan ve kendisi için yaratılmış olan şeyleri O’na ortak koşmaktadırlar. O sözde tanrılar ki, ne kötülük ne de iyilik yapmaya güç yetirebilir, ne ölümü ne hayatı ne de yeniden dirilmeyi kontrol edebilirler. İnsanların uydurduğu bu tanrılar, zanna dayalı isimlerden ve onların nefislerinin hevâsından başka bir şey değildir. Allah, mutlak güç sahibidir. Her şeyin dönüşü, O’nadır. O, yaratıcıdır, yaratma sürecini başlatan ve dilediği gibi yaratandır. Yarattığı güneş, ay ve yaldızların tümü O’nun kanunlarıyla ve O’nun buyruğuyla hareket ederler.

Tevhid inancı insanları tek Allah’a ibadet etmeye, O’na ihlâs ve tevekkül ile bağlanmaya, yalnız O’ndan istemeye ve O’ndan korkmaya, hiçbir konuda O’na eş tutmamaya çağırır. Allah’ın birliğinden söz etmek O’nun zatında, sıfatlarında ve fiillerinde bir olduğunu söylemektir. Zatının bir olduğunu söylemek, O’nun kısmının, parçasının, bölümünün olmadığını kabul etmektir. Çünkü birleşik olmaması Allah’ın zorunlu niteliklerindendir. Sıfatlarının bir olduğunu söylemek, eşinin, benzerinin olmadığına inanmaktır. Çünkü yaratılmış varlıklara benzememek O’nun temel nitelikleri arasındadır. Allah’ın fiillerinde bir olduğunu söylemek ise ortağı bulunmadığını ikrar etmektir. Çünkü ortaklık aczi çağrıştırır.

Yukarıda ortaya konulan tanımlamalardan tevhidi esas olarak üç kısımda değerlendirmek mümkündür: Bunlar Zat’ta tevhid, Sıfatta tevhid ve Fiilde tevhiddir. Zat’ta tevhid, Allah’ın zatı yönünden tek olması; bir benzerden, ortaktan (şerîk) münezzeh (uzak) olması demektir. Kur’ân farklı şekillerde sürekli olarak Allah’ın bir olduğunu, eşinin ve benzerinin bulunmadığını vurguluyor. Allah, zat bakımından tek olduğu gibi, bunun zorunlu sonucu olarak sıfatları konusunda da tektir. Yani hiç bir varlık O’na sıfatlarında ortak (şerîk) veya denk değildir. Allah’ın sıfatları O’na aittir ve kendisi gibi ezelídir, başlangıcı yoktur. Allah, zatı ve sıfatlarında tek olduğu gibi fiillerinde de tektir. Buna göre yaratma yalnızca Allah’a aittir. Evrende görülen bütün hadiseler ancak Allah’ın yarattığı sebeplere bağlı olarak meydana gelmektedir. Kısacası asıl yaratıcı Allah’tır. Âlemi, âlemin içindeki her şeyi, insanı ve insanla ilgili her şeyi var eden O’dur. O’nun bu yaratmasında bir ortağı, bir yardımcısı veya bunlara benzer bir şeyi yoktur. Var eden de O’dur, öldüren de O’dur, varlığın devamını yaratan da O’dur. Fiilde Tevhid, Allah’ın tek yaratıcı olmasına inanmak, yaratma ve var etme sıfatını başka ilâhlara vermemektir. O’nun yaratmada bir yardımcısı olmadığı  gibi, yaratmada alete, araca, zamana da ihtiyacı yoktur: “Bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri, ona yalnızca ‘ol’ demesidir; o da hemen oluverir”.

Hâsılı Tevhid, bir inanç ve ahlak nizamı olarak tanımlanan medeniyetin de esasını oluşturur. Başka bir ifadeyle tevhid, İslâm medeniyetinin özünü teşkil eder. Zira medeniyet, gerçek anlamıyla, tevhidin oluşturduğu hayat ve toplumsal ilişkiden farklı bir şey değildir. İslâm’ın kendisi, mükemmel bir medeniyettir. Mükemmel bir medeniyet ancak insanî ve toplumsal özellikleri, insanların kula kulluktan kurtulup sadece Allah’ın hükümlerine rıza göstermeleri ve O’nun kanunlarını uygulamaları sonucunda
gerçekleşir.

Yorumlar

Yorumlar
KARAR OKURU 12 Eylül 2017 20:00
Elinize sağlık hocam
KARAR OKURU 12 Eylül 2017 10:57
Bu yazı için teşekkür ederim gerçekten anlamlı doğru sözler umarım her Kelime-i şehadet getiren herkes buna uyar
X

Her an haberdar olmak ister misin?

Aşağıdaki butona basarak tüm haberlerimizden anında haberdar olabilirsin. Tıpkı telefonunda olduğu gibi sana bildirimler göndereceğiz. Bu servisi dilediğin zaman iptal edebilirsin.

TIKLA HABERLER ANINDA ULAŞSIN