Back To Top
Halil Turhanlı yazdı: Irkçılığın derin kökleri

Halil Turhanlı yazdı: Irkçılığın derin kökleri

Halil Turhanlı yazdı: Irkçılığın derin kökleri
- A +

ABD’de yükselen beyaz ırkçılığın kökenlerini inceleyen Halil Turhanlı “Özellikle güneyde ırkçılık hiç ölmemişti. Pusuya yattığı yerde fırsat bulunca hortladı” diyor.

ABD’nin Virginia eyaletindeki Charlottesville şehrinde geçen ağustos ayında, iç savaşta Konfederasyon ordularının generali Robert Lee’nin bir parktaki heykelinin kaldırılması kararını bahane eden ırkçı, beyaz üstünlükçü, Neo-Nazi gruplar Konfederasyon bayrakları, Nazi sembolleri, Klan flamaları, yarı otomatik silahlarla, nefret söylemleri haykırarak sokağa çıktılar. Bir ırkçının arabayla onları protesto eden ırkçılık karşıtlarının arasına dalıp bir kişinin ölümüne neden olması olağanüstü hal ilanına neden oldu. Medya olaylar karşısında ırkçılığın hortladığından söz etti. Bu doğru değil. ABD’de, hele Güneyde ırkçılık hiç ölmemişti ki hortlasın. Irkçılık orada hep canlıydı. Bazen pusuya yattı, kendini gizledi ama fırsat bulduğunda çirkin yüzünü göstermekten hiç çekinmedi.

Amerika 2008 ekonomik krizinin etkisinden henüz tam olarak kurtulabilmiş değil. 1930 Büyük Bunalımı’ndan bu yana ülkenin karşılaştığı bu en büyük ve en sarsıcı kriz nüfusun büyük bir kısmını, toplumun çok geniş kesimini derinden etkiledi. Orta ve alt sınıflar evlerini, birikimlerini kaybettiler. Başkan Obama ekonomik iyileşmeyi sağlayamadı, alt sınıfları krizin etkilerinden koruyamadı. Finans sisteminin çökmesini, büyük finans kurumlarının iflasını engellemek için alınan tedbirlerle sonuçta zengin azınlığın çıkarları korundu. Krizin küçük bir azınlığın çıkarlarını kollayan, onlara ayrıcalıklar tanıyan sistemden kaynaklandığını bilen bilinçli yurttaşlar Wall Street’i hedef aldılar, İşgal Et hareketini başlattılar, harekete katıldılar ve büyüktüler. Amerikan toplumunun bir başka kesimi ekonomik krizin sonuçlarına çok farklı tepki verdi. Krizin beyaz Amerika’nın alt tabakalarında yol açtığı hoşnutsuzluk toplumun bu kesimlerinde zaten yaygın olan ırkçılığı bütün çirkinliğiyle bir kez daha gün ışığına çıkardı. Toplumunun en bilinçsiz, az eğitimli katmanları sorumluluğu göçmenlerde siyahlarda gördüler. Kötüleşen ekonomik durumları içlerinde barındırdıkları yabancı düşmanlığını, ırkçılığı daha da yoğunlaştırdı. Amerikan toplumunun belirli kesimlerinde hep varolan ırkçı, beyaz üstünlükçü düşünceler yeniden yükselişe geçti. Onlar ülkelerinin ellerinden alındığını düşünüyor ve geri istiyorlar. Trump da zaten bunu vaat etmişti onlara. Seçim kampanyası boyunca nefret söylemine çok yakın sözleriyle bu gruplara hayli cesaret vermişti. Bunu başkan seçildikten sonra da sürdürdü.

‘YENİ SAĞ’IN ORTAYA ÇIKIŞI

Trump, Charlotteseville’deki olaylardan sonra da yaptığı ilk açıklamada ırkçı grupları kesin bir dille kınamadı. İki tarafı da suçlarken aslında ırkçıları temize çıkarıyordu. Irkçıların şiddetini, onların nefret söylemlerini meşrulaştırıyordu. Ancak unutmayalım, Trump ABD’lerin ilk ırkçı başkanı değil, maalesef muhtemelen sonuncusu da olmayacak. 1980’lerde de “Yeni Sağ” adıyla anılan ve ırkçılığı da barındıran aşırı muhafazakâr eğilim yirminci yüzyılın en ırkçı başkanına Beyaz Saray yolunu açmıştı.

1950’lerin sonlarında Afrikalı Amerikalıların başlattıkları sivil haklar hareketi on yıllık bir zaman kesiti içinde hayli yol katetti. 1960’ların sonlarına gelindiğinde sivil haklar hareketinin belli başlı talepleri kabul edilmişti. Bunların en önemlisi 1954 yılında Yüksek Mahkeme’nin Brown vs. Board of Education davasında vermiş olduğu karardır. Mahkemenin siyah ve beyaz çocukların ayrı okullarda eğitim görmelerine, bu yolla eğitimde ırksal ayrım yapılmasına son veren bu kararı genel olarak ırk ilişkilerinde eşitsizliğin giderilmesi yönünde bir dönüm noktasıdır. Karar sadece hukuk disiplini sınırları içinde kalınarak verilmemişti. Liberal akademisyenlerin, araştırmacıların incelemelerinin sonuçlarından da yararlanılmıştı. Kararda beyaz ve siyah çocukların ayrı okullarda eğitim görmeleri düşüncesinin temelinde siyahları düşük zekâlı görme konusundaki önyargının bulunduğu da belirtildi. Yüksek Mahkemeyi ırk ayrımının garantörü olarak gören ırkçılar Brown vs. Board of Education davası kararıyla hayal kırıklığına uğradılar. Asıl önemlisi yargı bu kararıyla sivil haklar hareketinin taleplerine sembolik ve dolaylı bir destek vermiş oluyor, ırksal eşitsizliği yasalar önünde giderecek reformların yolunu açıyordu.

17-09/12/ekran-alintisi.JPG

Sivil haklar hareketi öncelikle sorunlarını mahkeme salonlarında çözmeye çalıştı, talep ettiği hakların hukuk düzenince kabul edilmesi ve hüküm altına alınması için uğraştı. Bu davada verilen karar ‘dava yılları’ (litigation years) olarak anılan dönemin en önemli kazanımıdır. Siyahlar bir yıl sonra Montgomery’de otobüs boykotlarını başlattılar. Sivil haklar hareketi mahkeme salonlarından, lobicilik faaliyetlerinden çıktı, sivil itaatsizlik eylemleriyle sokaklarda devam etti. Fakat bütün bu gelişmeler ırkçıların tepkilerini de yükseltti. Amerika tarihsel bir çatışmanın ve değişimin eşiğindeydi. 1960’lar boyunca devam eden çatışmadan siyahlar hak ve özgürlük alanlarını genişleterek çıktılar. Bir bakıma Yeni Anlaşma’nın (New Deal’in) uzantısı sayabileceğimiz, Başkan Lyndon Johnson’ın imzasını taşıyan Büyük Toplum programı sivil haklar hareketi taleplerinin önemli bir kısmını tanıdı ve hukuki güvence altına aldı. Büyük Toplum programının sosyal politikaları siyahların durumlarında belirli ölçüde iyileşme sağlamıştı Afrika Amerikalı gençler daha iyi eğitim imkânlarına kavuştular ve Amerikan toplumunda eskisiyle kıyaslanmayacak denli iyi meslekler ve mevkiiler edindiler. Ancak bu, günün politik ikliminde hemen açığa çıkmasa da özellikle Güney’de ırkçı eğilimleri de keskinleştirdi. Beyaz Amerika’nın endişelenen tabakaları Vietnam Savaşı yenilgisinin de etkisi altında zedelendiğini hissettikleri onurlarını onarmanın, ülkeyi yeniden büyük ve güçlü yapmanın yollarını aramaya giriştiler.

1970’lerde “yeni sağ”, sivil haklar hareketinin ve dönemin diğer muhalefet akımlarının mücadelesiyle genişleyen özgürlükler alanına tepki olarak doğdu. Amerika böyle zamanlarda hep ayrıcalıklarını yitirmek istemeyen ve Amerika’yı yeniden onlara verecek bir başkan bulmakta zorlanmıyor. Reagan, Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adayı olduktan sonra seçim kampanyasını Philadelphia, Mississippi’de başlatmıştı; bir zamanlar Ku Klux Klan’ın üç sivil haklar aktivistini öldürüldüğü yerde, Philadelphia, Mississippi’de başlatmıştı. Güney’deki kampanyası boyunca hep “eyalet hakları”nı gündeme getirmişti. Güney’in kodlanmış dilinde “eyalet hakları“ beyazların siyahlar karşısındaki ayrıcalıklarını ifade ediyor. Reagan iki dönem başkanlığı süresince sivil haklar hareketinin kazanımlarını silmeye epey çalıştı, ama istediği denli başarılı olamadı. Beyaz ırkçı Amerika sivil haklar hareketinin siyahlara kazandırdıklarını geri alamadı. O haklar hiç de kolay kazanılmamıştı. Sivil haklar hareketinin karşısında, özellikle Güney’de ırkçı terör de giderek şiddetini artmıştı. Siyahların kilise ve okulları ateşe verilmiş; aktivistler, çocuklar öldürülmüşlerdi.

Charlottesville’de sokağa taşan ırkçı, beyaz üstünlükçü öfkenin bir yönüyle sivil hakların siyahlara getirdiği kazanımlara karşı dinmeyen tepkinin günümüzdeki uzantısı olduğunu söylemek, aynı zamanda 2008’de patlak veren ekonomik krizin sonucu olarak açıklamak mümkün. Ama sorun bundan ibaret değil. Bu, özellikle Güney eyaletlerindeki ırkçılığın diğer yönlerini, derin tarihsel köklerini açıklamada ve anlamada yetersiz kalır. Güney hep kaba şiddet içeren kıyıcı ve sistematik bir ırkçığın yatağı oldu. Amerika’da muhafazakârlık çoğu zaman ırkçılığı içerir ve bu Güney açısından fazlasıyla geçerlidir. Ulusun en az liberal olan, hatta hiç liberal olmayan insanları orada yaşarlar. Asıl önemlisi, Güney’de ırkçılığın linç güruhlarından, az eğitimli kırsal kesim insanlarının siyahlara, genelde bütün yabancılara duydukları nefretten ibaret olmadığını bilmeliyiz. Oranın entelektüel iklimine bazen örtük olarak, bazen açıkça ırkçılık içeren bir muhafazakârlığın egemen olduğunu unutmamalıyız.

BURKE’UN FİKİRLERİ

Yirminci yüzyıl başlarında Güneyli Tarımcılar (Southern Agrarians ) olarak bilinen yazar ve şairler yaygın olarak eski Güney’e, iç savaş öncesinde var olduğunu ileri sürdükleri ahenkli organizmik topluma duydukları nostaljiyi dile getirdiler. Bu geçmiş özlem ve övgüsü dolaylı ve aynı zamanda kaçınılmaz olarak Güney’deki ırk ayrımının savunulmasını da içeriyordu; çünkü kölelik, ırkçı yasalar onların savunduğu eski Güney’in belirleyici özellikleriydi. Toprağa bağlılığı övdüler. O toprakların siyah kölelerin emeğiyle işlendiği gerçeğini açıkça dile getirmeseler de övgüleriyle sonuçta kölelik düzenini onaylıyorlardı. İç savaş öncesi Güney’i romantize etmek kaçınılmaz olarak köleliği de olumlamak anlamına geliyor.

İç savaş öncesi düzene özlem duyan, Güney eyaletlerinin ABD’den ayrılmasını savunan, bölgenin müstesnalığı düşüncesini işleyen Güney muhafazakârlığı Avrupa’da Fransız Devrimi’nin getirdiği değişime karşı çıkan ve Anglo-Sakson dünyasında muhafazakâr düşüncenin kurucularından sayılan Edmund Burke’ün görüşlerinden ırkçılılığı, ayrımcılığı meşrulaştırmada faydalandı. Burke radikal toplumsal değişimlere karşı gelenekleri, stabilize olmuş organik toplum nosyonunu savundu. Güneyli muhafazakâr entelektüeller Burke’ün herkesin belli bir yere sahip olduğu, bu yeri kabullendiği, durağan, organizmacı toplum düşüncesini bölgenin özel koşullarına uyarlamada pek zorlanmadılar. Güney’in toplumsal ve ekonomik yapısını derinden etkileyen iç savaşa ve bölgenin kölelik sonrası düzene geçişini hazırlayan Yeniden İnşa dönemine karşı çıkan bu entelektüeller Burke’ün felsefesinde tezlerine temel yapabilecekleri pek çok malzeme buldular. Güneydeki büyük toprak sahibi aileler aristokrat olduklarını ileri sürüyorlardı. Güneyin muhafazakâr entelektüelleri de bu düşünceyi işliyor, temellendirmeye çalışıyorlardı. Bunu yaparken Burke’ün felsefesinden yararlandılar… Oysa plantasyonlardaki düzen Kıta Avrupası’nın feodal düzeninden çok farklıydı.

Amerikan muhafazakar felsefesinin yirminci yüzyıldaki en önemli düşünürü kabul edilen Russell Kirk, Burke’ün etkisinin her sayfasında okunduğu Muhafazakar Zihniyet başlıklı kitabında Güneyli yazarlardan, özellikle de köle sahibi olan düşünür ve siyasetçi Calhoun’dan övgüyle söz eder. Kirk’ün Amerikan muhafazakârlığının manifestosu olarak okunan kitabı esas olarak Yeni Anlaşma’nın sosyal politikalarına tepkidir, bu politikaların uluslararası komünizmin projesi olduğunu ileri sürerken açıkça “daha az demokrasiyi ve daha az eşitliği“ savunur. Kitap, Amerikan muhafazakâr düşüncesinde ırkçılığın ne kadar büyük yer kapladığını ortaya koyması bakımından da ilginçtir. Kirk, Güney’de köleliğin salt ekonomik nedenlere dayanmadığını, köleliğin Güney’i farklı kılan bir özellik olduğunu, bölgenin geleneğini oluşturduğunu savunur.

Yorumlar

Yorumlar
cevat karakalem 13 Eylül 2017 05:39
Kusura bakmayin ama Edmund Burke'yi hic anlamamissiniz demek zorundayim. Ayrica ekonomik kosullardan beslenen "kizgin egitimsiz beyaz kitle" ile "geleneksel tutucu guney" arasindaki farki da ortaya koymamissiniz. Kisacasi bence dogru bir analiz degil.
X

Her an haberdar olmak ister misin?

Aşağıdaki butona basarak tüm haberlerimizden anında haberdar olabilirsin. Tıpkı telefonunda olduğu gibi sana bildirimler göndereceğiz. Bu servisi dilediğin zaman iptal edebilirsin.

TIKLA HABERLER ANINDA ULAŞSIN