Sanatta mana ve lafız dengesi

Çağdaş Türk edebiyatının en önemli sorunlarından biri, bence mana ile lafız, biçimle öz arasındaki dengenin mana aleyhine lafız lehine bozulmasıdır. Bu durum, eserlerde genellikle mananın/ özün giderek silinmesine neden olmakta; hatta anlamsızlığa kadar varmakta, sızısız, yarasız, derinliksiz eserlerin ortaya çıkmasına yol açmaktadır… Bu mana boşluğu, herhâlde yaşanan toplumsal/ siyasal krizler ve değer yitimleriyle de ilgili olsa gerek. Ruhunda derin bir yara/ sızı duy(a)mayan sanatkâr, sonuçta bu mana boşluğunu birtakım lafız/ biçim oyunlarına başvurarak örtmeye, tabiri caizse göz boyamaya çalışıyor. Bu sebeple eserlerin çoğu, mana ve derinlik itibarıyla zayıf, ancak lafız/ biçim, teknik itibarıyla güya süslü ve cazip!..

Estetik teorisyenlerine göre, sanatın iki yüzü vardır: İlki mana/ öz ciheti, ikincisi lafız/ biçim ciheti. Bir sanat eserinin lafız/ biçim ciheti ‘hüner’i gerektirir; dolayısıyla bir eseri lafzen/ biçim olarak ustaca inşâ edebilen kişiye ‘hünerver’ denir; ama sadece bu cihetle ‘sanatkâr’ (artiste) olunmaz. Ancak çağdaş Türk edebiyatında ne yazık ki “hünerver’lik (virtüöz) öne çıkmış görünüyor; hatta ‘hüner’in sanatta yeterli olduğu gibi yanlış bir kanaat yayılıyor. Bence son yıllardaki yazarlık atölyeleri de sanatsal etkinliği salt hünere/ tekniğe bağlayan eksik bir anlayışın ürünü!..

Bu sorun, yeni ortaya çıkmadı elbet; ama işin en üzücü yanı, sanatını İslâm estetiği üzerine bina etmeyi amaçlayan ve İslâmî hassasiyete sahip olduğunu iddia eden bazı edebî dergilerde kümelenen yazar/ şairlerin de giderek manaca silik, sızısız, yarasız, sadece ‘hüner’e, lafza, biçime dayalı yazılar yayımlamaları; tabiri caizse sanatı salt biçimsel/ lafzî bir ‘oyun’a, ‘gösteri’ye dönüştürmeleri. Lâkin, ruhsuz ve cansız; hatta samimiyetsiz!..

İşte bu mesele sebebiyle, sanatta mana ile lafız, özle biçim arasındaki denge nasıl kurulabilir, mana mı lafza, lafız mı manaya tabi olmalıdır, Müslüman sanatkârlar ve belagat ilmiyle uğraşanlar bu konularda neler söylemişlerdir gibi sorulara cevap aramanın yol gösterici olacağı kanaatindeyim. Lâkin şimdilik, bunun sanatımızda önemli bir problem olduğuna Yakup Kadri’nin şu satırları (Kadro, S. 16, Nisan 1933) ve tespitiyle işaret etmekle yetineceğim:

“ Geçenlerde bir gün, Avrupa’da musıkî tahsil etmiş bir gencin bize verdiği konseri dinlerken, kafamda Türk edebiyatına ait bir muammanın düğümü çözüldü. Sahnede gördüğüm genç kemancı tıpkı bir Viyanalı artist gibi giyinmişti. Kemanı tutuşunda, yayı çekişinde notayı alıp verişinde herhangi bir Avrupalı archer’den farkı yoktu. Çaldığı parça da Mozart’tan bir sonattı ve musikiden anlayanlara göre bu güç parçayı hiç aksamadan çalıyormuş. Şu hâlde Garb’ın musiki âlemine bizim de sizdeki gibi saz ve muzika ustalarımız var; diyebilmemiz için ne eksikti? İçimden bir ses cevap verdi: Âletle musiki arasındaki insan!”

Kanaatimce günümüzdeki edebiyat da bu hastalıkla malûldür: İnsan yoktur, ruh yoktur, mana yoktur!.. Nitekim Yakup Kadri; “İşte bizim de, yani Garp kültürüne tâbi edebiyatçıların da bu memleketteki yarım asırlık rolü bundan başka bir şey değildir. Türk romancısı roman tekniğine bir Avrupalı müellif kadar âşinadır.” diyerek meseleyi açıklığa kavuşturuyor. Ve sonra ekliyor: “Musikide olduğu kadar edebiyatta da virtiozluk”…

Şimdi İslâm estetiğinden, mana ve lafız dengesinden bihaber, ama gücü arkasına almış ‘muhafazakâr sanat’, ‘yerli ve millî sanat” vb. söylemlerle öne çıkan ‘üstat’lara (!) sormak gerekiyor: Son zamanlarda yayılan, salt hünerverliği sanat sanan, derinliksiz, sızısız, manaca silik eserler üreten ‘virtüöz’lerin Yakup Kadri’nin yazısında sözünü ettiği ‘kemancı’dan ne farkı var?..

YORUMLAR (2)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
2 Yorum