Görüşler

Bizi bekleyen hayati soru

Bizi bekleyen hayati soru

Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Abdulbaki Değer “Foucault görevinin kültürel bilinçdışının ifşa edilmesi olduğunu dile getirmişti. Bizim de sosyalsiyasal genetiği ifşa etmeden gideceğimiz bir yer olmadığı bir kez daha görülüyor” diyor.

4 Temmuz 1929 tarihinde, Martin Heidegger, Freiburg-in-Breisgau Üniversitesi’nde felsefe profesörü olarak giriş dersini verdi. 39 yaşındaydı ve entelektüel gücünün doruğundaydı. Marburg’da geçirdiği çok üretken yılların ardından mezun olduğu üniversiteye hocası (ve sonuçta bozuşacağı) Edmund Husserl’in kürsüsünü devralmak için dönüyordu.

Bu, Heidegger açısından  apaçık bir kişisel zafer anıydı. Dersin başlığı insanı yanıltacak ölçüde yalındı: “Metafizik nedir?” Ancak, dersin kendisi yalınlıktan tamamen uzaktı. Anlatılanlara göre -bu anlatılanların doğruluğu tartışılır- Heidegger’in düşünce yapısına alışkın olmayanlar açısından çok zor bir entelektüel deneyim almış olması gereken dersin sonunda bir sessizliğin ardından tek bir soru soruldu: “Herr Heidegger, was ist Metaphysik?” (“Bay Heidegger, metafizik nedir?”) Heidegger’in buna yanıtı şu oldu: “Gute Frage!” (“Güzel soru!”) 

Bu anekdot siyasal-toplumsal hayatımızın işleyişini, yabancısı sayılamayacağımız ilişki biçimini çağrıştırıyor. Bizim de muhkem hale gelmiş sorun başlıklarımız, bu başlıklar etrafında örülmüş söylemlerimiz, politikalarımız var.

Problem şurada: Sorun alanlarımızı tespit eden ve çözme iddiasını taşıyan söylemlerimizi ve politikalarımızı bin bir güçlükle hayata geçirdikten sonra kendimizi, tıpkı Heidegger’in karşılaştığı gibi, aynı soruyla/sorunla karşı karşıya bulmaya devam ediyoruz. Sorunları çözmek için dile gelen şeyler, yaşananlar, yapılanlar nasıl oluyorsa sorunu aynı şekilde tutuyor. Planlansa dahi başarılamayacak bu durumun irdelenmesinde zaruret var. Heidegger’in konferansına girenler üst düzey soyutlama içeren zorlu bir dille, zorlu bir düşünsel performansla karşılaştıkları için başladıkları yerden daha ileri bir adım atamadılar.

Konunun doğasının da meseleyi anlaşılmaz hale getirdiği ayrıca not edilmeli. Peki, bizim ilişki biçimimizde, işleyişimizde başladığı yerde durmaya neden olan şey nedir? Meselelerimiz mi çok karmaşık dolayısıyla anlaşılmaya müsait değil? Yoksa meseleleri ele alış biçimimizde, bu meselelere ilişkin oluşturduğumuz söylem ve politikalarda mı bir yanlışlık var? Ne oluyor ve nasıl oluyor da her seferinde kendimizi başladığımız yerde bulmaya devam ediyoruz? 

Son bir iki hafta içerisinde gündemimizi meşgul eden sorun başlıkları Türkiye’nin yirmi yıl , kırk yıl veya seksen yıl öncesinin sorun başlıklarının güncel versiyonlarından başka bir şey değil. Gergerlioğlu’nun vekilliğinin düşürülmesi, HDP’ye kapatılma davasının açılması, İstanbul Sözleşmesi, Andımız tartışmaları ve bu tartışmalarla eş zamanlı olarak dolaşımda yer bulan reform söylemi.

Türkiye’de temel anlamda devlet-toplum ilişkisinin neliği ile doğrudan ilişkili olan bu başlıklar zamana direnç gösterircesine hayatımızı etkilemeye devam ediyorlar. İlgili oldukları devlet-toplum ilişkisinin doğası yapısal bir değişim geçirmediği için kaçınılmaz şekilde sahibi ve savunucusu olmayan bu sorun başlıklarını, bu sorun başlıkları etrafında örülmüş memnuniyetsiz bir hayatı yaşamak zorunda kalıyoruz. 

Dolayısıyla Heideggervari bir düşünsel performansın, zorlu bir düşünce yapısının önümüze getirdiği müşküllükle ilintili olmayan bizim vaziyetimiz, bir anlamda kaçak güreşmeyi alışkanlık haline getirmiş siyasal/toplumsal aktörlerin sistemin ontolojisini hedef almamak, bunun doğuracağı risklerle yüzleşmemek için mevcut düzeneği ve onun işlevsiz söylemini görmezden gelmek, gerekli şartlar oluştuğunda ise sahiplenmek ve savunmak ile ilgili.

Toplumsal hayatımızın niteliğinin de duruma tuz biber ektiğini göz ardı etmememiz gerekiyor. Dönüp dolaşıp bir arpa boyu alamayışımız bu açıdan bakıldığında başımıza gelen talihsiz bir kaza olmadığı görülecektir. Halimiz bu olduğu için, ölçü kabul etmeyen bir nitelik problemimiz olduğu için ve mücadeleyi meselenin gerektirdiği donanımla ve gerektirdiği zeminde vermediğimiz için yaşadığımız şey de normalleşiyor hatta kimileri için giderek yegane “norm” oluyor. 

Türkiye’de mesele daha çok aktörlerin bizatihi varlıkları, aidiyetleri itibariyle şaibeli kılınması üzerinden temellendirilip açıklanmaya çalışılıyor. İslamcılar sahip oldukları ideolojinin özü nedeniyle (diğerleri de kendi ideolojileri nedeniyle) problemli hale getirildiklerinde onların mücadeleleri de bugünü ortaya çıkarmak üzere sergilenmiş hesaplı, kitaplı iş ve işlemlere indirgenmiş oluyor.

Bugünkü uygulamaları eksen alan bir geçmiş anlatısı tutarlı ve ikna edici gelebilir belki ancak bu tarz, ne yöntemsel açıdan savunulabilir ne de boğuşmak durumunda olduğumuz mevzuyu açıklamamıza, anlamamıza yardımcı olabilir. Toplumsal aktörleri/hareketleri meşrebimize göre koyduğumuz bir hükmün ya kendiliklerinden veya karanlık ellerin (derin devlet olabilir, dış güçler olabilir) manipülasyonları üzerinden bağımlı icracilarına dönüştüren egemen dil aynı şekilde yerleşik sistemi de bir tür deformasyon halinde işler halde tutmanın iklimini oluşturuyor.

Bu iklimi, dokuyu, yapıyı görmezden gelerek veya gördüğü halde bu yapının başka tür zemine, başka tür ilişkiye oturması için mücadele vermekten imtina ederek gidilecek yer ancak geride bırakıldığı düşünülen şeyin çok daha gürbüz bir şekilde karşılaşmak olacaktır. 

Dönüp dolaşıp başladığımız yere gelmemiz yaşadığımız tahakküm ilişkisinin, bu ilişkiyi besleyen ve taşıyan baskı mekanizmasının varlığının bu ilişkinin mağdurları tarafından görülüp görülmemesi üzerinden tartışamayız veya tartışmamalıyız. Zaten Türkiye’deki temel problem meselenin bu eşikte ve bu şekilde tartışılmasıdır.

Tahakkümün, baskı mekanizmasının bir takım gerekçeler üzerinden meşrulaştırılamadığı, bizatihi yapısı, niteliği ve içeriği itibariyle yanlış ve mahkûm edilmesi gerektiği belirli bir düzeyde kabul edilmediği müddetçe iş, yapılan şeyden ziyade yapılan şeyin ne niyetle, ne amaçla yapıldığı gibi son derece yanlış ve araçsallaştırılmaya müsait kontrolsüz bir alana savruluyor.

Böyle olunca da yürürlükteki düzenden daha uygun, daha kullanışlı bir sistematik bulmanız zor oluyor. Nitekim tam da bu yüzden sözüm ona herkesin bir şekilde şikayetçisi gözüktüğü bir yapıyı, bir ilişkiyi, bir söylemi ve söylem tarzını biteviye yaşamak durumunda kalıyoruz. 

Foucault bir keresinde görevinin kültürel bilinçdışının ifşa edilmesi olduğunu dile getirmişti. Bizim de sosyal-siyasal genetiği ifşa etmeden gideceğimiz bir yer olmadığı bir kez daha görülüyor. Çünkü tahakküm ilişki, maduniyet sadece bizi yoksun bıraktıkları, bizden esirgedikleri üzerinden işlemez. Bu Türkiye siyasetinin özellikle de muhalefetinin ana gündemini de belirleyen analizin çok gerekli ancak kendi başına son derece yetersiz ve aynı zamanda statükonun varlığını da tahkin eden husustur.

Yoksun bırakıldığımız hususların yanında sistematiğin nasıl yapılandırıldığı ve hangi “normlar” üzerinden işlediği daha doğrusu inşa edildiği görülmelidir. Türkiye’yi her bir ferdiyle ve talebiyle anlamlı bir şekilde taşıyabilecek bir mücadele, bunu engellemek üzere işleyen, bir imtiyaz düzenine yol veren yerleşik normu hedef almaksızın verilemez. Judith Butler’ın öznenin failliği onun maduniyetinin bir sonucu olarak ortaya çıkıyor tespiti belkide en çok şu yaşadığımız yapı ve ilişki ağı için geçerli desek yeridir.

Çünkü tahakküm sistematiğinin, maduniyet mekanizmasının son derece kaba ve yıkıcı sonuçlarını görmek ve onlara karşı çıkmak çok zor değil. Diğer taraftan madalyonun öbür yüzünde bu sistematiğin, bu mekanizmanın yapılandıran görünmez ama kurucu niteliği var. Normu koyan, normali belirleyen, sahayı ve ilişkileri yapılandıran. Bunların yanında bir de konulan norm, konulma şekli ve şüphesiz konulma süreci var.

Bütün bunlar görmezden gelindiğinde, Heidgger’in konferansının bitiminde sorulan soru gibi, bizi de geride bıraktığımızı düşündüğümüz düzen, düzenek  karşılıyor her defasında. Üstelik toplumsal aktörlerin değişim/dönüşüm iradeleri ve umutları kırılmış, devirleri/devinimleri düşmüş şekilde. Yeni yok, eski yaşamaya devam ediyor, üstelik kanını tazelemiş şekilde. Heidegger “güzel soru!” demişti konferansın sonunda. Bizim soru(n)muz ise güzelden ziyade hayati!

YORUMLAR (4)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
4 Yorum
Bunlar da İlginizi Çekebilir