Daha çok çocuk kitaplarıyla tanınan yazar/çizer Feridun Oral, bu kez yetişkinler için bir kitap yayımladı: ‘Bir Demet Kuru Soğan’. Kitap, semt pazarlarından bitpazarlarına zengin bir ‘çağrışım’ çağlayanı. Buraların müdavimi Ali Bey’in çocukluk anıları, kafasının içindeki imgeler, başından geçen birtakım olaylar yazı, fotoğraf ve videoyla okura sergileniyor. Yazar, yaratıcılığın sınırlarını zorlayarak kitabın içine yerleştirdiği video koduyla okuru bir anda seyirciye dönüştürüyor. ‘Bir Demet Kuru Soğan’ her gün milyonlarca işarete maruz kalan, bilinçaltı milyonlarca imgenin bombardımanına tutulan modern insana bir ayna işlevi görüyor adeta. Sanatçı Feridun Oral ile Ali Bey’in macerasını, nesnelerini, düşüncelerini, bitpazarlarını konuştuk.

‘Bir Demet Kuru Soğan’ alışılagelmiş sanat kitaplarından biraz farklı. Hikâyeler, deyimler, çizimler, fotoğraflar ve hatta video… Nereden doğdu bu fikir?

Çok yönlü bir sanatçı olduğumdan üretkenliğimin açısı farklı alanları da kapsayabiliyor. Kitabın hazırlık sürecinin alt yapısı geniş bir zamana dayanıyor. Gözlemlerim, düşüncelerim, sorularım işlenmemiş birer hammadde gibi birikir. Sonrasında düşünceler, hayaller vs. atom molekülleri gibi beynimin içinde oradan oraya sürüklenip yavaş yavaş şekillenir. Somutlaşma aşamasına geldiğinde artık o ya bir resimdir ya bir heykel ya da bir kitap.

Çalışmalarınız daha çok çocuklara yönelik. Bu kitabın da dünyayı hafife alan, şakacı bir havası var. Nesnelere, kelimelere ve deyimlere çocuksu bir saflıkla yaklaşıyor. Bu çocuksuluğu yitirmemiş okurlara mı sesleniyorsunuz?

Çalışmalarım daha çok okul öncesi çocuklara yönelik olduğundan bu kitabın yapısında çocuksu bir bakış açısı görülebilir elbet. Fakat kitabın, içinde yaşadığımız gerçekleri, çelişkileri, zıtlıkları kısacası hayatın bütününü farklı bir açıdan anlamaya çalışan, sorgulayan herkese hitap ettiğini düşünüyorum. Şakacı bir dille dünyayı hafife alıyormuş gibi gözükse de alışkanlıklarımızı, her gün yaşadığımız gördüğümüz belki de görmezden geldiğimiz birçok şeyin sorularını sorarken cevabını da içinde barındırıyor. Manasız gibi görünen her sorunun aslında bir mana olduğunun altını çiziyor.

Bitpazarları ve semt pazarları sizin için ne ifade ediyor? Ne sıklıkta uğrarsınız buralara?

Bitpazarları, semt pazarları yaşam biçimimin sabit pazarı gibidir. Hayatın nabzı sanki burada atıyor. Bir ülkenin kültürünü, sosyo ekonomik durumunu her şeyini buralarda görebiliriz. Hatta istatistik yapabilir, tez bile yazabiliriz. Çok büyük bir film platosuna benzeyen bu ortamlar tarihi, yakın-uzak geçmişi, bugünü yarını zamanın her evresini barındırır. İnsanlar, burada geçmişten, kendi geçmişinden bir hatıraya rastlayabilir. Bazen gördüğü bir şeyi satın alır bazen de aile albümüne bakar gibi geçmişi hatırlayıp gülümser ya da içi burkulur. Her fırsatta uğradığım pazarlar ise sanatçılar için aynı zamanda bir dönüşüm yeridir. O kadar zengin bir açı oluşturur ki bazen kendimi hayaller karnavalında dolaşıyor gibi hissederim. Pazar yerinin tentelerini boş bir tuvale benzetirim. Tentelerin altında hareket eden insan kalabalığı, meyveler, sebzeler, nesneler her ne iseler bir ressamın yapacağı resmin canlı modelleri gibi görünür gözüme.

Nesneler, antikacılar toplumsal hafızamızın depoları mıdır yoksa sadece nostalji romantizmi yapabilmemiz için ilham mı verirler?

Antikacılar benim için hiçbir zaman ‘Ah neydi o eski günler’ mırıldanmasıyla gezdiğim yerler olmamıştır. Onlar bir anlamda ücretsiz gezilen bir müze gibidir. Ücretsiz gezilen bu müzelerde her nesnenin bir geçmişi, yaşanmışlığı vardır mutlaka. Hiçbirinin dili olmasa da nesnel kimlikleriyle insana çok şey anlatırlar. Maddi manevi değeri ne olursa olsun antikacılardaki objelerin nesnelerin yaşanmışlığı, anıları bir zamanlar onlara sahip olan insanlarda saklıdır. Her şey dekoratif değildir, bu hangi açıdan baktığımıza bağlıdır. Antikacıların mistik ortamında geçmişi hatırlarken toplumsal hafızamızı yoklarız.

İnsan zihniyle bitpazarlarının karmaşası arasında bir ilişki kurulabilir mi?

İnsan zihni bitpazarlarının dışında başka şeylerin karmaşasını da taşıdığından sıklıkla çözülmesi mümkün olmayan bir düğüm gibidir. Beynin arşiv dosyalarında tozlanıp unutulduğunu sandığımız pek çok şey birden çağrışım yoluyla karşımıza çıkıverir. İşte bitpazarlarının karmaşası benim açımdan bu çağrışımların en çok yoğunlaştığı yerlerdir.

Kitapta ‘Fotoroman’ bölümünde II. Dünya Savaşı’nı nesneler ve objeler üzerinden sembolik olarak anlatıyorsunuz. Bireysel olarak sizi etkileyen nesneler miydi yoksa toplumsal hafızadaki yeri mi? Bu seçimi yaparken en çok neye dikkat ettiniz?

Fotoroman bölümü planladığım bir şey değildi. Pazar tezgahlarındaki ilişkilendirmeli yerleştirme düzeni ve sembolik çağrışımlar yaptıran nesneler bende bu fikri uyandırdı. II. Dünya Savaşı hakkındaki belgeseller, filmler ve okuduğum kitaplar bir anda hafızamda canlandı ve görsel bir bütünlüğe dönüştü. İlk iz düşümden sonra savaşı anlatabilmek için tezgahlardaki nesne ve objeleri farklı kadrajlarla fotoğrafladım. Bu fotoğrafları sistematik bir sırayla yan yana getirip toplumsal hafızaya gönderme yaptım.