Back To Top
İç siyaset: Savaş mı yarış mı?

İç siyaset: Savaş mı yarış mı?

 - Son Güncelleme: 20.03.2019 Çarşamba 11:27
İç siyaset: Savaş mı yarış mı?
- A +

‘Vicdan Böyle Buyurdu’ kitabının yazarı İlhami Güler “Günümüz toplumları etnik ve dinsel-mezhebi açıdan ‘çoğul’dur. Böyle toplumlarda ‘kimlik siyaseti’ husumet yaratılmasını doğurur” diyor.

İLHAMİ GÜLER

Avrupa, I. ve II. Dünya Savaşlarından sonra kendi iç barışını sağlamak üzere İnsan Hakları, Hukuk Devleti, Anayasal Demokrasi, Laiklik ve Kuvvetler Ayrılığı ilkelerini siyasetin raconu (mihenk/mehaz/mıstak/kriter) haline getirdi. Bu noktaya kolay gelinmedi. Sadece II. Dünya Savaşı’nda 65 milyon insan öldürüldü. Demokrasi, kimlik problemini eğitim veya zorla (asimilasyon) halledildikten sonra, nispeten yorgun toplumların burjuva hegemonyasında kurdukları bir siyasi sistemdir. İktidarı politik yelpazedeki partilerin şiddete başvurmadan (kansız) değiştirme aparatıdır. Topluma politik ideolojileri ile “hizmet” etmenin veya temsilcisi oldukları ekonomik sınıfların çıkarlarını “hukuk” çerçevesinde gerçekleştirmenin araçlarıdır. Politik ideolojilerin veya ekonomik sınıfların “oyun mantığı”na dayalı olarak birbirleriyle yarışması ve rekabet etmesine dayanır. Futbol maçına benzetilebilir. Kurallar ve hakemlerin gözetiminde, kitlelerin gözü önünde onların beğenisini kazanmaya dönük bir oyun. Kazanan, iktidar olur; tek başına veya kendine yakın diğer partner ile (koalisyon) birlikte hükumet kurar. Avrupa’da olimpiyatların ve takım oyunlarının canlandırılması, kitlelerde biriken enerjinin yıkıma (savaş) yol açmadan, barışçıl bir şekilde boşaltılması araçlarıdır. Dış siyasette ise “diplomasi” ve uluslararası antlaşmalar, siyaset yapmanın raconu haline geldi. Ancak BM’nin beş daimi üyesinin, bu anlaşmalara riayet etmediklerini de herkes bilmektedir. Diplomatik faaliyetler (Dış politika), hakkaniyete-eşitliğe dayanabileceği gibi; kandırma, tuzak, entrika, dolap çevirme, hileye başvurmaya (gavurluk) devam etmektedir. Dış politika, savaşın silaha başvurmadan devam ettirilmesi olarak işlemektedir. 

İslam toplumlarına gelecek olursak, tarihsel süreç içinde İç politika (siyaset), uzun süren bir iç savaş (Hz. Osman’ın öldürülmesi, Sıffın, Cemel, Kerbela…) sonucunda gücün zorla ele geçirilmesi ve zorla bir sülaleye tapulanması olarak (saltanat) şekillenmiştir. Yani savaş ile siyaset iç içe şekillenmiştir. Teolojik olarak geliştirilen “Daru’l-İslam- Daru’l-Harp” kavramları ile dış politika “Sürekli Savaş=Fütuhat” üzerine bina edilmiş iken; iç politika da “Fitne-Tekfir” kavramları üzerinden muhalefetin zorla bastırılması (şiddet-savaş) üzerine kurulmuştur. Hz. Muhammed’e atfedilen “Harp, hiledir” hadisi, hem  dış politikada  hem de iç politikada prensip haline gelmiştir. Yani siyaset, harp olarak kodlanmıştır. Doğal olarak da hile, kumpas, pusu, tuzak, dek, dolap, dubara, yalan, kandırma… “siyaset”in doğası olarak kodlanmıştır. Muaviye’nin, Hz. Ali ile giriştiği savaşta “Hakem” iddiası ile Kur’an yapraklarını askerlerinin kılıçlarına taktırması, Ebu Musa el-Eş’ari’nin Halife seçiminde Hz. Ali’yi kandırması, birer “hilekârlık” örneğidir. “Duhatu’l-Arap=Arap Dahileri (Ziyad b. Ebihi(piç), Amr İbn As, Muğire b. Şu’be, Muaviye b. Ebusufyan)” olarak bilinen isimlerin en önemli özellikleri, siyasetteki hilekârlıkları idi. 

Kur’an’da geçen: “Allah’ın tuzak kurması” ifadesini (3/54, 8/3027/50…) saygın müfessirlerin tamamı, kafirlerin, müminlere kurdukları haksız tuzakların boşa çıkarılması olarak yorumlamışlardır. Ancak bu ifadenin, İslam toplumlarında siyasetin “tuzak kurma” olarak algılanmasında bir etkisi olmuş mudur? sorusu, araştırmayı hak etmektedir. 

Günümüzde İslam ülkelerindeki dış politikaya gelecek olursak. Türkiye, uzun süre “Yurtta barış, dünyada barış”, “Ne Arap’ın yüzü, ne Şam’ın şekeri” politikasını güttükten sonra; iki binlerden itibaren dünyadaki mazlum ve mağdur Müslümanlar ile ilgilenmeye başladı. İran, devrimden sonra ABD ve İsrail’e karşı sert, Sünni dünyaya karşı sinsi politikalar izlemeye başladı. Suudi Arabistan da, petro-dolara ve ABD dostluğuna kavuştuktan sonra “Selefiliği” İslam dünyasında yaymaya çalışırken Şiiliğe karşı düşman olmaya başladı. Mısır ise: “Yardım alan el, buyruk almaya da alışıktır.”  

İç politikada, çoğunda iktidarlar tek parti, mollalar, ordu, kabile diktatörlüklerine dayanmaktadır. Yani “Saltanat”, bir biçimde devam etmektedir. Faslı düşünür M. A. Cabiri’nin dediği gibi, Hz. Osman’dan Sedat, Saddam ve Kaddafi’ye kadar hiçbir şey değişmedi. Hepsi zorla iktidara gelip, zorla/öldürülme veya “Devrim” ile (Rıza Pehlevi-Zeynel b. Ali, Hüsnü Mübarek…) ile indiriliyorlar. Demokrasiyi taklit eden ülkelerde de siyaset, yine “hilekârlık” ve “savaş” mantığı ile -adı konmamış- iç savaş olarak yürütülmektedir. Bazılarında seçimlere hile karıştırılmakta; diğer bazılarında ise “Parti”ler, mezhep veya etnik kökene göre şekillenmektedir. Özetle “Demokrasi oyununu”, kurallarına/hakeme/hukuka göre oynayamamaktadırlar. 

Oysa günümüz toplumları etnik ve dinsel-mezhebi açıdan “çoğul” toplumlardır. Böyle toplumlarda “kimlik siyaseti”, toplumun kamplara bölünmesi-husumet (düşmanlık) yaratılmasını doğurur. Din veya milliyetçilik üzerinden siyaset yapmak da aynı sonuçları doğurmaktadır. Bugün İslam dünyasının içinde bulunduğu durum, budur. Avrupa’nın deneme-yanılma yoluyla bulmuş olduğu kurumsal yapılar, iç siyasette barışı sağlamanın denenmiş araçlarıdır. Tekrar aynı süreçlerden geçmeden uygulanması, her toplumun yararınadır. Yaşanmış tecrübelerden ibret almasını beceremeyen toplumlar, aynı süreçleri yaşamak zorunda kalır. 

 

X

Her an haberdar olmak ister misin?

Aşağıdaki butona basarak tüm haberlerimizden anında haberdar olabilirsin. Tıpkı telefonunda olduğu gibi sana bildirimler göndereceğiz. Bu servisi dilediğin zaman iptal edebilirsin.

TIKLA HABERLER ANINDA ULAŞSIN