Back To Top
İran’ın nükleer enerji serüveni ve nükleer tavrı

İran’ın nükleer enerji serüveni ve nükleer tavrı

 - Son Güncelleme: 14.06.2019 Cuma 09:35
İran’ın nükleer enerji serüveni ve nükleer tavrı
- A +

İran uzmanı Cemalettin Tasken, Washington ile Tahran arasında yaşanan nükleer gerilim üzerinden değerlendirmede bulunuyor.

CEMALETTİN TASKEN YAZDI

Nükleer programından ötürü başta ABD olmak üzere Batı ülkelerini karşısına alan İran’ın nükleer serüveni, 1950’li yıllara dayanmakta. İran’ın çıktığı nükleer yolda en büyük yardımcısı, o dönemdeki yakın müttefiki ABD olmuştu. 1967 yılında ilk nükleer reaktöre sahip olan İran, daha sonra ABD ile nükleer işbirliği anlaşması imzaladı. İkilinin nükleer işbirliği 1979 İran Devrimi’ne kadar devam etti. 1979 yılındaki İran Devrimi ile ülkedeki mevcut şartlar da değişince yeni yönetim, nükleer çalışmaları ve bu çalışmalar doğrultusunda imzalanmış anlaşmaları iptal ettiğini duyurdu. Ancak 1980-88 arasında Irak’la girişilen savaş sonrası yaşanan maddi ve manevi yıkım, İran’ın nükleer çalışmalara yeniden dönüşünün önünü açtı. Bu dönemde Batı ve ABD ile ilişkileri tamamen bozulan Tahran’ın yeni ortağı Moskova oldu. 1990’lı yıllarda İran ve Rusya ortak bir nükleer araştırma merkezi kurdu. O dönem Rusya İran’a teknik destek vererek Tahran’a nükleer uzmanlarını göndermiş ve İranlı nükleer uzmanları eğitmiştir. İlk nükleer santralin inşa sürecinde de gene Moskova devredeydi ve Buşehr’deki nükleer tesisin inşaatı Rusya desteğiyle yapıldı.  

2000’li yıllara gelindiğinde Tahran’ın nükleer programına ilişkin tartışmalar yeniden Batı dünyasının ana gündem maddelerinden birisiydi. O dönem İran, dünya kamuoyuna biri Natanz olmak üzere iki nükleer tesisin yapımının devam ettiğini duyurdu. Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu kendisiyle işbirliği yapması için İran’a baskı yapsa da Tahran uluslararası baskılara direneceği yönünde radikal açıklamalarda bulunarak nükleer enerji konusundaki kararlılığını vurguladı. Karşılıklı açıklamalarla birlikte yükselen tansiyonun İngiltere, Fransa ve Almanya’nın girişimleri sonucu İran,  kurumla işbirliği yapmayı kabul etse de her iki tarafta karşılıklı suçlamalardan vazgeçmedi. 

Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu, bu tarihten sonra İran’dan nükleer çalışmalarını askıya almasını istedi. Tahran, Batı’nın bu teklifini reddetse de “işbirliğine hazırım” mesajı vermekten de geri durmadı. Dönemin radikal çıkışlarıyla biline İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad (2005-2013) 2006 yılında uranyum zenginleştirdiklerini hem İranlılara hem de dünyaya duyurdu. Bu açıklamanın ardından ABD önderliğindeki Batı tarafından İran’a yönelik en yoğun yaptırım kararları uygulanmaya başlandı. Bu yaptırımların en önemli nedeniyse Batı’nın, İran’ın nükleer programının amacının nükleer silah üretmek olduğunu ileri sürmesiydi. Tahran ise bu iddiaları reddederek nükleer programlarının barışçıl ve enerji ihtiyacına yönelik olduğu konusunda ısrar ederek geri adım atmadı. 

2009 yılından sonra ABD ve Batı tarafının birkaç zayıf girişimi hariç, İran’la nükleer konusunda anlaşma zemini bulunamadı. Bu dönemde iktidarda olan Ahmedinejad’ın sert çıkışları ve bölgede sık sık yapılan askeri tatbikatlar tansiyonu iyice yükseltti. 2010 yılının Mayıs ayında Türkiye ve Brezilya’nın İran’ı uranyum zenginleştirmeyi ortak karar alınan bir ülkede yapma ve araştırma reaktörleri için sınırlı miktarda yakıt temin etme konusunda ikna ettiği belirtilse de hem İran hem de Batı tarafının son anda anlaşamamaları nedeniyle bu yakınlaşmadan da sonuç alınamadı. 2011 yılına gelindiğinde Tahran’ın uranyum zenginleştirmek amacıyla yeni santrifüjler kurduğunu açıklaması Batı’nın İran’a belki de en ağır yaptırımları uygulamaya sokmasına sebep oldu. 

İran’ın nükleerin tarihsel serüvenine kısaca göz attıktan sonra Tahran’ın nükleerdeki amacının ne olduğuna ve bundan sonraki süreçte takınacağı diplomatik tavra bakmakta fayda olacaktır. 2005 Yılı Nobel Barış Ödülü sahibi ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Eski Başkanı Muhammed Ali Baradey’in “Bugün insanlık üstesinden gelinmesi zor fakat bir o kadar da acil iki temel ihtiyaçla karşı karşıyadır. Bunlar; daha güvenli bir dünyada yaşamak ihtiyacı ile kalkınmak ve gelişmek için gerekli enerji ihtiyacıdır” yönündeki açıklaması dikkate alınarak nükleer enerjinin amacının ne olması gerektiğine dair bir fikir edinmek mümkündür. Baradey’in konuyla ilgili açıklaması temel alınarak İran’ın nükleer enerji konusuyla ilgili duruşuna bakıldığında Tahran’ın nükleer enerjiyi, güvenlik ve kalkınma ihtiyacını temin etmekten çok, tehdit ve caydırıcı bir askeri güç olarak gördüğü ve nükleer enerjinin gerekli olduğunu düşündüğü görülmektedir. İran, doğusunda Hindistan ve Pakistan, kuzeyinde Rusya, batısında İsrail gibi ülkelerle güneyde Basra Körfezi’ndeki ABD ve müttefikleri Arap ülkeleri ile çevrili bir ülke olduğuna dikkat çekerek nükleer konusunda enerji ihtiyacının yanı sıra nükleer silaha da sahip olmayı haklı bir gerekçeye dayandırmak istemektedir. 

İran’ın nükleer konudaki en temel hedefi, bu enerjiyi kullanarak kendi nükleer silahını üretip güvenlik pozisyonunu güçlendirmektir. Ülke içinde çeşitli konularda reformist ve muhafazakâr grupların farklı fikirleri olmasına rağmen nükleer enerji konusunda bir ağız birliği söz konusudur.  Zira daha itidalli ve reformist tavrıyla bilinen cumhurbaşkanı Hasan Ruhani bile görevi yeni devralmışken “Uranyum zenginleştirme hakkı kırmızıçizgimizdir” açıklamasında bulunan bir isimdir. İran siyasetinde son yıllarda “güvenlik” anlayışı artarak devam etmektedir. Bu durum, hem önemli meselelerde güvenlik merkezli yaklaşımların öne çıkmasına, hem de güvenlik bürokrasisinin karar verme sürecinde etkili olmasına neden olmaktadır. Cumhurbaşkanı Ruhani’nin bile güvenlik sektöründen gelmesi, Tahran’ın daima tedbirli ve öngörülü adımlar atacağının bir işaretidir. 

1979 İran devriminden sonraki bütün yönetimler nükleeri uzun vadeli bir stratejik güç ve bir güvenlik gereksinimi olarak görmektedir. Her fırsatta düşman olduğu belirtilen ve yok edilmesi gerektiği düşünülen İsrail ve bölgedeki Körfez Arap ülkeleri tarafından tehdit altında olduğunu düşünmek Fars ve Şii olan İran’ı tedirgin eden en önemli etkenlerin başında gelmektedir. Yönetim tarafından İran halkına, Batı ve İsrail karşıtlığı empoze edilerek nükleeri olan bir İran’a kimsenin saldıramayacağı düşüncesi benimsetilmeye çalışılmaktadır.  Bu durumda Tahran’ın nükleer konusundaki tehditkâr üslubu ve radikal politikaları, halk arasında yönetimin etkinliğini arttırmaktadır.  Ayrıca son yılların İran’ın da nükleer silaha sahip olarak bölgede etkin olabilme fikri desteklenip halk arasında Şii Milliyetçiliği altında bir milli bilinç oluşturulmakta ve Farslılığa olan inanç kuvvetlendirilmektedir. 

İran’ın çok yönlü bir nükleer diplomasisi vardır. Tahran yönetiminin nükleer konudaki sert çıkışları,  dünya kamuoyuna karşı dikkat çekmek adına yapılan bir itiraz olmasının yanında İran iç siyaseti üzerinde de muhalefeti susturabilecek veya sesini kısabilecek bir baskı aracı görevi görmektedir. Mevcut yönetimin güçlü olması nedeniyle İran’da organize olamayan muhalefete karşı nükleer mesele milli bir mesele haline getirilerek iç politikaya sunulmakta ve muhalefetin etkisini kırmayı amaçlamaktadır. Tüm bunlarla birlikte Tahran yönetimi, nükleer silaha sahip olmakla Mısır, Pakistan ve Türkiye gibi Müslüman ülkelere karşı da bir üstünlük elde etmek istemektedir. 

Diğer taraftan, Washington’un Tahran’ı kendisine yönelik tehdit olarak görüp karşı politikalar geliştirmesinin temel sebebi İran’ın bulunduğu kritik konum nedeniyle Basra Körfezi ekseninde meydana gelen petrol ticaretini etkileyebilecek konumda olmasıdır. İran’ın terör listesinde olan Hizbullah ve bölgedeki diğer oluşumları desteklediğinin ileri sürülmesi ve Tahran’ın kendi devrimini diğer Müslüman ülkelere ihraç etmeye çalıştığı düşünülmesi, ABD’nin İran’a yönelik karşı politika geliştirmesinin nedenlerindendir. Öte yandan İran’ın ABD’nin Ortadoğu’daki en yakın müttefiki İsrail’e yönelik tehditkâr açıklamaları ve Irak’taki çeşitli ideolojik gruplara destek sağlaması ABD-İran gerginliğini arttıran diğer nedenlerdendir. ABD ve Batı’nın İran’a yönelik geliştiği karşı politikaların bir diğer önemli sebebi ise İran’ın Rusya, Çin ve Kuzey Kore’nin desteğiyle nükleer teknoloji ile uzun menzilli füze teknolojisine sahip olmayı amaçlamasıdır. İran’ın Kuzey Kore’nin yardımıyla 10 bin km. menzilli nükleer başlık taşıma kapasitesine sahip füze sistemini başarıyla denediğini duyurması, nükleer barış adına yapılan girişimleri azaltmış ve yapılan anlaşmaların da sürekliliğine gölge düşürmüştür. 

24 Kasım 2013 tarihinde sağlanan altı aylık geçici nükleer anlaşmanın 20 Temmuz 2014 tarihinde dört aylık süre ile tekrar uzatılmasıyla İran, bütün enerjisini ikili görüşmelere ve diplomatik çözüme harcamıştır.  Ahmedinejad döneminde İran, İsrail’in nükleer silahlarının kendileri için büyük bir tehdit olduğunu ve kendilerine uymaları için dayatılan uluslararası kuralların İsrail’e de uygulanmasını istese de, Ruhani döneminde Tahran müzakere ekibi daha yapıcı adımlar atmayı tercih etmiştir. 

İran’ın nükleer meselelerdeki genel tutumuna ABD açısından baktığımız zaman ABD politikasındaki Cumhuriyetçilerin ve Demokratların bu konuda birbirinden pek de farklı stratejilerinin olmadığı görülmektedir.  ABD ve Batı genel olarak İran’ın nükleer silaha sahip olmasına karşı çıkmaktadır.  Cumhuriyetçilere göre Irak konusunda tek başına hareket etmenin Washington’a maliyeti ağır olmuştur.  Bu nedenle ABD, İran konusunda daha ihtiyatlı davranmaktadır. Obama 2013 yılında cumhurbaşkanlığı değişikliği adı altında dış politikada üslup değişikliğine giden İran’ı niyetini sınamak adına yapıcı adımlar atmış ve Tahran’la birebir temas kurma yolunu seçmiştir. Savaş karşıtı politikalarıyla ABD başkanlığını ikinci kez kazanan demokrat aday Barack Obama, ılımlı politikalarıyla dikkatleri üzerine çeken Ruhaniyi bir fırsat olarak görmüş ve özellikle Irak’ta yaşanan son gelişmeler ışığında Tahran yönetiminin samimiyetini test etmiştir. 

Obama döneminde İran’la yapılan nükleer görüşmeler neticesinde 14 Temmuz 2015 yılında Viyana’da anlaşma sağlanmıştır. Bu kazanım dünya siyasetinde çözüm bekleyen meselelerin geleceğine dair umutları arttırsa da 2016 yılında ABD başkanlık seçimlerini kazanan Cumhuriyetçi aday Donald Trump, “tarihin en kötü anlaşması” olarak nitelediği mutabakattan tek taraflı çekildiğini duyurmuştur. Bu kararın ardından Tahran’a yönelik yeni ve sert yaptırımları devreye sokan Washington, Tahran’la yeni bir gerilimli sürece girmiştir. Bu sürecin geleceği ile ilgili birçok ihtimalden bahsedilse de en olası durum; ABD’nin anlaşmaya taraf olan P5+1 üyesi ülkeleri devreden çıkarmak suretiyle İran’ı ikili bir anlaşmaya mecbur etmek istemesidir. 

 

X

Her an haberdar olmak ister misin?

Aşağıdaki butona basarak tüm haberlerimizden anında haberdar olabilirsin. Tıpkı telefonunda olduğu gibi sana bildirimler göndereceğiz. Bu servisi dilediğin zaman iptal edebilirsin.

TIKLA HABERLER ANINDA ULAŞSIN