Back To Top
Kant’ın kifayetsizliği ve ‘Dostoyevski Paradigması’

Kant’ın kifayetsizliği ve ‘Dostoyevski Paradigması’

 - Son Güncelleme: 13.07.2019 Cumartesi 09:08
Kant’ın kifayetsizliği ve ‘Dostoyevski Paradigması’
- A +

‘Gerçekliğe ve Geleneğe Karşı’ kitabının yazarı Halil Turhanlı “Dostoyevski’nin dünyasında inancını yitiren insan Tanrı korkusundan kurtulduğu için özgürleştiği yanılsamasına kapılır; oysa hiçlik denilen o derin uçuruma doğru sürüklenmektedir” diyor.

HALİL TURHANLI YAZDI

Simona Forti günümüz siyaset teorisini zenginleştiren Yeni İblisler başlıklı eserinde temel bir felsefi kategori olarak kötülüğü ele alıyor; kötülük, iktidar ve şiddet arasındaki ilişkiyi analiz ediyor. Kant başta olmak üzere bu konuyu daha önce ele alan düşünürlerle eleştirel bir diyaloga giriyor. Dahası, Dostoyevski’den Primo Levi’ye uzanan bir hat izleyerek edebiyattan da yardım alıyor. Kötülük ve onun doğurduğu şiddet konusunun felsefe ve edebiyattaki soykütüğünü izliyor. (S.Forti, New Demons: Rethinking Power and Evil Today, translated by Z.Hanafi, Stanford University Press, 2015)

Modernite öncesinde şiddet en çıplak haliyle gündelik hayatın bir parçasıydı, hatta kamusal alanda sahnelenen kanlı oyunlarla seyirlik hale gelmişti. Antik Roma’daki gladyatör oyunları örneğinde olduğu gibi kan dökme teatral olarak sahneleniyordu. Bu tür kitlesel kanlı seyirliklerde aynı zamanda iktidarın ihtişamı sergileniyordu. Kaybeden gladyatörün hayatı imparatorun onayına, onun tek bir işaretine bağlıydı. Seyirliğin belki de en heyecanlı anı buydu.

Günümüzde şiddet kitlesel seyirlik değil, gaddarlık kamusal alanda sahnelenmiyor; ama yine de belirli bir azınlık açısından seyirlik olma özelliğini koruyor. Hatırlayalım, ABD Başkanı Obama ve bazı yetkiler El-Kaide lideri Usame Bin Laden’e düzenlenen operasyonu, onun öldürülüşünü Beyaz Saray’da dakika dakika izlemişlerdi. Ölüm/ öldürme teknolojiden yararlanarak çok daha iyi düzenlenmiş gösteriye dönüşmüştü. Uzak mesafedeki kanlı gösteri naklen yayınlanmıştı.

Asıl önemlisi modern çağda şiddetin teknolojik gelişmeler sayesinde kitlelere yönelme gücü kazanmış olması, kitleselleşmesi. Artık savaşlarda en gelişmiş teknolojiden yararlanarak olabildiğince çok sayıda insan katlediliyor. Bu açıdan teknolojik bir ‘ilerleme’den kesinlikle söz edebiliriz. Şiddet, gaddarlık insanlık tarihi boyunca giderek yoğunluk kazandı. Kitlesel imha araçlarının gelişmesiyle yirminci yüzyıl dehşet verici kitlesel katliamların, tüyler ürpertici kıyımların, örgütlü ve sistematik vahşetin çağı oldu. Tam da bu nedenle insanlığın ilerlemesi denildiğinde gaddarlığın ve şiddetin de yoğunlaşmasını anlamalıyız.

Holokost, Hiroşima, Auschwitz, Sovyetler Birliği’ndeki terör rejimi ve girişilen pogromlar, Japon işgalcilerin Çinlilere karşı gerçekleştirdikleri Nanking Katliamı, 1971’de Batı Pakistan ordusunun yüzbinlerce Bangladeşliyi katletmesi, Kamboçya’da Kızıl Kmerlerin kitlesel imha eylemleri, Sırpların Boşnak Müslümanları öldürmeleri, Ruanda’da Tutsiler’e karşı kıyım… hepsi de geçtiğimiz yüzyıla ait. Bazılarında kötülük örgütleyici bir ilke halinde katliamcı topluluğun oluşmasını sağlamıştı.

Simona Forti örgütlenmiş kitlesel şiddetin, nice vahşetin vuku bulduğu yirminci yüzyılda kötülüğü bildiğimiz ahlaki ölçütlerle ve değer yargılarıyla ele almanın güçlüğünü, hatta imkânsızlığını dile getiriyor. Forti’ye göre özellikle geçen yüzyılda yaşadığımız dehşet verici olaylar karşısında siyaset teorisindeki bazı kavramlar anlamlarını kaybettiler, dolayısıyla bunların yeniden tanımlanması gerekiyor.  Salt ahlakın ve teolojinin çerçevesine sığmayacak kadar geniş anlam taşıyan ve siyaset felsefesinin de alanına dâhil olan kötülük kavramı bunların başında geliyor. Bir başka ifadeyle, kötülük hakkında gerçekten bilgi sahibi olmak istiyorsak onun politik boyutunu ihmal etmemeliyiz. Ancak kötülüğü anlayabilmek açısından şimdiye değin başvurulan kavramsal araçlar artık pek faydalı olmuyor.

Forti’ye göre kötülük ilişkiler ağından oluşan bir sistem. Bu ağ içinde kötücül aktörlerin (faillerin) yanısıra gönüllü boyuneğenler, bazen izleyici olmaktan çıkarak kötülük yapanın safına katılan kalabalıklar da var. Edilgenlik ve itaatkârlık kötülüğün kaynakları arasında. Onlar kötülüğü normalleştiriyorlar.

Mutlak kötü kimin yaşayıp kimin öleceğine karar verme yetkisine sahip olduğunu düşünür. Forti bunu Yunan mitolojisindeki ölüm tanrısı Thanatos’dan türettiği thanatopolitik karar kavramıyla karşılıyor. Böyle bir karar karşısında kurban açısından hayatın indirgenmesi söz konusudur. Hayatta kalabilme mücadelesine, direnişe indirgenmesi. Ölüm tehdidi altındaki kurban hayatı bütün kırılganlığıyla, bütün güvencesizliğiyle salt biyolojik düzeyde yaşar

Forti kötülük üzerine daha önce yazmış olan düşünürlerle eleştirel diyaloğa giriyor. Bu düşünürlerin başında da Kant geliyor. Kötülüğü sorgulamış, kötülüğün kaynağını kavramaya ve açıklamaya çalışmış, “radikal kötülük” kavramını türetmiş olan Kant’a göre insan iradesi olan özgür bir fail. Seçim yapma, karar alma, ilkeler benimseme özgürlüğüne sahip. İrade tüm edimleri, tüm seçimleri önceler. Dolayısıyla iyiliğin de kötülüğün de kaynağı irade.

İnsan doğası anlayışını kabul etmeyen Kant’a göre doğal ve asli iyi insan yok. İnsan iyi veya kötü olmayı ancak sonradan benimser. Bir başka ifadeyle, iyi ya da kötü davranışta bulunmak özgür bir seçimin sonucu. Buna göre, kötülük özgürlükten kaynaklanır. Ancak özgür bir insan kötü olabilir Özgür bir seçimin sonucu olmasından dolayı da kötülüğünden bütünüyle sorumludur

Kant “radikal kötülük” kavramını da yaratıcısıdır. Nedir radikal kötülük? Kötülüğün özel bir türü mü? Bütün diğer kötülüklerden farklı uç noktada bir kötülük mü? Hannah Arendt’e göre radikal kötülük bildiğimiz bütün ölçütleri çökerten bir olgu, akıl erdirilemeyen özel bir kötülük. Arendt, Auschwitz ve diğer ölüm kamplarında yaşananların kötülüğün radikal biçimi olduğunu düşünülüyordu. Kötülüğün yirminci yüzyıldaki diğer bazı örneklerini de böyle nitelemek mümkün.

Kant ahlak üzerine yazan düşünürlerin başında geliyor. Bir bakıma insanın gündelik davranışlarına rehberlik edecek bir öğreti tasarladığı söylenebilir. Ne ki, Simona Forti onun kötülük hakkındaki düşüncelerinin kifayetsizliğine dikkat çekiyor. Yirminci yüzyılın bütün o dehşet uyandırıcı katliamlarını, kıyımlarını Kant’ın kötülük hakkındaki düşünceleriyle anlamanın ve analiz etmenin mümkün olmadığını vurguluyor

Kant’ın kötülük düşüncesinde kifayetsizliğin ötesinde insanı rahatsız edici bir yön vardır. Bu yön onun ahlak adına yazdığı hemen her şeyi çökerten bir zayıflık. Richard J. Bernstein’ın da  altını çizdiği bu zayıflık onun itaatsizliğe  izin vermeyen, itaatsizliği mutlak anlamda yasaklayan  bir  düşünür  olmasından kaynaklanıyor. “Ayaklanma hakkı yoktur, devrim hakkı da yoktur, hele devletin başı münferit bir kişi olduğu zaman, otoritesini kötüye kullandığı bahanesiyle ona karşı zor kullanma ya da onun canını alma hakkı hiç yoktur “ (Aktaran, Richard J.Bernstein Radikal Kötülük: Bir Felsefi Sorgulama, çev. N.Erdoğan-F.Deniztekin 2010, , s. 52)

Kant itaat yükümlülüğünü öylesine önemsiyor, bu yükümlülüğe öylesine yüksek bir nitelik atfediyor ki sonunda Nazi savaş suçlusu Adolf Eichmann bile savunmasında, soykırımdaki rolünü meşrulaştırmada onun bu konudaki düşüncelerine başvurabiliyor; çünkü Königsbergli filozof yasayı bir diktatörde yapmış olsa bu yasaya karşı koymayı yasaklıyor. Onun düşünceleri esas alındığında Hitler’in buyruklarını yerine getiren soykırım suçlularını yargılamak mümkün değil. Esasen bu düşünceleri daha önce insanın serbest iradesine dayanan seçim yaptığı konusundaki tezleriyle de çelişiyor.

Simona Forti Kant’ın kötülük konusundaki düşüncelerinin kıyafetsizliğine karşı alternatif geliştirirken bir filozoftan değil, bir edebiyatçıdan, Dostoyevski’den yardım alıyor. Kant’ın modern çağın kötülüklerini açıklayamayan düşüncesine karşı  “ Dostoyevski paradigması”nı  öneriyor. Forti’ye göre ikili öze sahip olan bu paradigma kendine kadir-i mutlak güç atfeden kötücül failin fiillerini, bu fiillerin ardındaki saikleri, bunların mağdur ettiği, ıstırap çektirdiği, haksızlığa uğrattığı ve en nihayet acımasızca infaz ettiği mağdurların durumunu, dehşet uyandırıcı şeytani kötülükleri, geçen yüzyılın kitlesel katliamlarını anlamamıza yardımcı olabilir.

Forti, Dostoyevski paradigması kavramını özellikle Ecinliler’deki Nicholas Stavrogin karakteri üzerinden geliştiriyor. Stavrogin, bütün Dostoyevski karakterleri içinde en lanetlisi. Varoluşu kötülüğe bağlı olan karakterin geçen yüzyılın bütün şiddetinin izlerini bedeninde taşıyor. Dostoyevski’nin dünyasında inancını yitiren insan Tanrı korkusundan, günah işleme ve günahkâr olma korkusundan kurtulduğu için özgürleştiği yanılsamasına kapılır; oysa hiçlik denilen o derin uçuruma doğru sürüklenmektedir. Kendini Tanrı yerine koyar ve mutlak güce sahip olduğunu vehmeder.  Dostoyevski’nin “insanlığın son evresi” olarak nitelediği nihilizm tam da budur. Artık bu noktadan itibaren ölüm içgüdüsünün ve öldürme isteğinin kışkırttığı saiklerle davranır.

X

Her an haberdar olmak ister misin?

Aşağıdaki butona basarak tüm haberlerimizden anında haberdar olabilirsin. Tıpkı telefonunda olduğu gibi sana bildirimler göndereceğiz. Bu servisi dilediğin zaman iptal edebilirsin.

TIKLA HABERLER ANINDA ULAŞSIN