Back To Top
Körfez’de tarihi dönüm noktası

Körfez’de tarihi dönüm noktası

 - Son Güncelleme: 06.11.2018 Salı 11:28
Körfez’de tarihi dönüm noktası
- A +

‘Arap Baharı Sonrası İsrail Dış Politikası’ kitabının yazarı Ceyhun Çiçekçi “Bugün gelinen noktada İsrail dış politikası açısından tarihi bir dönüm noktası söz konusu” diyor.

Geçen haftalarda Birleşik Arap Emirlikleri’nde gerçekleştirilen spor müsabakalarına katılan Kültür ve Spor Bakanı Miri Regev, İsrailli sporcunun altın madalya kazanması üzerine çalınan İsrail milli marşına gözyaşlarıyla eşlik etti. Akabinde, BAE’li yetkililerin refakatinde Şeyh Zayid Camii’ni de ziyaret eden bakan, burada taktığı başörtüsüyle dikkat çekti. Sonrasında ise Başbakan Netanyahu’nun Umman’a resmi bir temasta bulunması ve burada Umman Sultanı Kabus’la görüşmesi, İsrail’in Körfez bölgesindeki eylemliliğine dair kaşları havaya kaldırdı. Bu hafta itibarıyla da Ulaştırma Bakanı Yisrael Katz Umman’da gerçekleştirilecek olan ulaştırma temalı bir konferansa katılacak. Kendisinin çantasında İsrail ile Körfez devletleri arasında potansiyel bir demiryolu inşasına yönelik öneriler olduğu belirtiliyor. Hemen herkes, bu temasların aleni bir biçimde yapılabilmesindeki cüreti ve anlamı sorgulamaya başladı.

Elbette bu sayılanlar, hem İsrail açısından hem de bölge devletleri açısından oldukça sıradışı vakıalardı. İsrail, her ne kadar son dönemlerde konjonktürün verdiği imkanlar ölçüsünde Arap devletleriyle politik-stratejik düzlemde yakınlaşıyor olsa da kamuya açık bir görüşme ve ziyaret, ilgili devletlerin kamuoylarına da direkt bir mesaj taşımış oluyor. Kaldı ki nihai kertede İsrail’in söz konusu devletlerle diplomatik bir ilişkisi mevcut değil. Bütün bu gelişmeler tam olarak ne ifade ediyor? Olanı biteni ölçülü bir biçimde değerlendirebilmek için nasıl bir bağlamda düşünmeliyiz?

Öncelikle elbette anılması gereken bağlam, İran’ı sınırlandırma politikasını hayata geçirme kaygısı olarak okunabilir. 2015’te hayata geçirilen ve fakat Trump yönetiminin tek taraflı olarak çekildiği Nükleer Anlaşma, Obama yönetiminin bölgeye yönelik vizyonunu da yansıtan bir mirastı. Obama dönemi ABD dış politikasında İran’ın uluslararası topluma entegrasyonunu hedeflenirken, şimdilerde tekrar tecrit edilmesi gündemin tepe maddesi olarak konumlandı. Kasım ayı içerisinde devreye sokulacak ek yaptırımlarla da bu sınırlandırma stratejisinin işlerlik kazanması hedefleniyor. İran’ın yoğun ABD desteğiyle de ortak bir tehdit olarak pozisyonlandırılması, yine Amerikan stratejisindeki maliyetleri düşük tutabilme hedefiyle orantılı bir nitelik sunuyor. ABD’nin geri planda kaldığı süreçte bölge devletlerinden özellikle Suudi Arabistan’ın başını çektiği Arap devletleri, İsrail’in de zımni katkılarıyla bir çeşit ittifak oluşturma çabasına giriştiler. Bu ittifakın temel hedefi, İran’ın bölgedeki aktivizmine ket vurabilmek. Arap milliyetçiliğinin de bu bağlamda aktive edildiği ve Fars etkisi üzerinden kurulan tezatlıkla beslendiğini de not etmek gerekiyor. ABD Başkanı Trump’ın 2017 yılının bahar aylarında gerçekleştirdiği Suudi Arabistan ziyaretiyle ete kemiğe bürünen süreç, ABD açısından hem silah satışlarını arttırması bağlamında önem taşıyor hem de bizzat kendisi mücadelenin askeri yüküne direkt ortak olmadığından, üzerinde oluşabilecek kamuoyu baskısını da en başından frenlemiş oluyor.

Yine bir Körfez monarşisi olan Katar’a yönelik kalkışılan cezalandırma ve disipline etme stratejisinin rafine edildiği abluka girişimi de İran tehdidine yönelik bir ortaklaşma çabasının ürünüydü. Suudi Arabistan’ın başını çektiği abluka girişimi, özellikle Körfez İşbirliği Konseyi bünyesinde bulunan devletleri İran tehdidine yönelik ortak hareket etme noktasında disipline etme ve dolayısıyla hizaya sokma niyetiyle gerçekleştirilmişti. Günümüzde artık kıyaslamalı olarak irdelendiğinde pek gerçekçi olmasa da ‘Arap NATO’su’ olarak adlandırılan Ortadoğu Stratejik İttifakı, İran’ın bölgesel aktivizmini sınırlandırabilmek amacıyla oluşturulmaya çalışılan bir birliktelik olarak göze çarpıyor. İşte bu atmosferde, İsrail’in Körfez temasları da haliyle belirgin bir bağlama yerleşiyor. İran tehdidine karşı ortak mücadelenin önemli bir partneri olarak İsrail, bölge ülkeleri nezdinde her geçen gün meşrulaşıyor.

Yukarıda anılan Netanyahu’nun Umman ziyareti, burada Sultan Kabus’la gerçekleştirdiği görüşmelerin içeriğine dair de bir bağlam üretilebilir. Anlaşıldığı üzere, Netanyahu’nun ziyaretinden kısa bir süre önce Filistin Yönetimi lideri Abbas da Umman’a bir ziyaret gerçekleştirmiş ve kuvvetle muhtemel ABD Başkanı Trump’ın formüle ettiği Yüzyılın Anlaşması’na dair fikir teatisinde bulunmuştur. Netanyahu’nun ziyaretinin basına yansımasının ardından Umman kaynaklı yapılan açıklamalar, yine bu görüşmelerin Filistin sorununa kalıcı bir çözüm getireceği iddiasındaki Amerikan girişimine yönelik olduğuna dair işaretler barındırıyor. Umman Dışişleri Bakanı Bin Alevi, söz konusu görüşmeleri de ima ederek, Umman’ın İsrail ve Filistin arasındaki çatışma ve çözümsüzlük haline bir nebze de olsa katkı sunabileceğini ve arabuluculuk olarak değerlendirilemeyecek olsa da bu misyonun kolaylaştırıcılık olabileceğini dile getirmişti. Bu açıklamalarının ardından, Umman Sultanı Kabus’un yazdığı mektubu sunmak üzere Filistin’e bir ziyaret gerçekleştiren Bin Alevi, böylece öncesinde yaptığı açıklamaları da teyit etmiş oluyordu. Kısacası İsrail’in özellikle Umman temaslarının esas amacının, Trump yönetiminin önümüzdeki günlerde açıklaması beklenilen Yüzyılın Anlaşması’na ve dolayısıyla Filistin’de kalıcı bir çözüme dair görüşmeleri olgunlaştırmak olduğu düşünülebilir. Umman üzerinden gerçekleştirilen bu görüşmeler vasfıyla hem İsrail hem de Filistin direkt bir temas kurmamakta ve kamuoyu nezdinde gelişebilecek ekstra siyasi maliyetleri de yüklenmek zorunda kalmamaktalar.

'Geleneksel Arap monarşilerinin İsrail’e ‘duydukları ihtiyaç’ İsrail’in devletler nezdindeki bölgesel kabulünün gerçekleştiğini ve gösteriyor.'

İsrail’in Körfez ülkeleriyle gerçekleştirdiği temasların İsrail dış politikası açısından da önemi büyük. Hali hazırda temas edilen devletlerle karşılıklı olarak diplomatik bir tanıma ilişkisi içerisinde olmayan İsrail, her ne kadar resmiyete dökülmese de söz konusu diplomatik tanımanın zeminini hazırlıyor denilebilir. Nihayetinde özellikle Netanyahu’nun bizzat gerçekleştirdiği resmi ziyaret, bu bağlamda oldukça mühim ve açıklayıcı bir içerik sunuyor. Trump yönetiminin hazırladığı Yüzyılın Anlaşması’nın kuvvetle muhtemel en önemli parametrelerinden biri de İsrail ve bölge devletlerinin karşılıklı diplomatik tanıma süreçleri içerisine girmesi olacaktır. Ancak böylesi bir gelişme neticesinde bölge devletlerinin ilişkileri resmiyet kazanacak ve diplomatik kanalların aktif kullanılabilmesinin de önünü açacaktır.

İsrail dış politikası, en azından gelenekselleşmiş ölçülerde, devletin kurulduğu yıllardan bu yana muzdarip olduğu diplomatik yalnızlık ve bölgesel tecrit olgularıyla mücadele üzerine kurgulanmıştır. Bu bağlamda geliştirilen dış politika pratikleri, daha ziyade ilişki kurulmak istenen ülkelere çok boyutlu bir perspektiften angaje olmayı önceler. Söz konusu bölgesel tecrit edilmişlik hali, İsrail’in öncelikle ulusal güvenliğine yönelik önemli bir darbe olarak algılandığından, bu açığı bölgenin çeperlerinde ve küresel düzeyde gidermeye çabalamıştır. Arap devletlerin külliyen reddiyeci bir tutum benimsemesi, bölgesel yalnızlığın/tecrit edilmişliğin de temel sebebi olagelmiştir. Bu durum, öncelikle 1979’da Mısır’la ve daha sonrasında 1994 yılında Ürdün’le imza edilen anlaşmalarla söz konusu tecrit edilmişlik hali bir nebze giderilmişse de genel bir kabul elde edilemediğinden, bu yöndeki çabalar devam etmiştir. Söz konusu bölgesel yalnızlığın ikamesi olarak ise bölgenin çeperlerinde geliştirilen ilişkiler önemli bir yer tutmuştur. Bu bağlamda, Türkiye ile 1990’lı yıllarda yapılan çeşitli anlaşmalarla ticari ve askeri işbirlikleri ön plana çıkarılmıştır.

Bugün gelinen noktada, İsrail dış politikası açısından tarihi bir dönüm noktası yaşanmaktadır denilebilir. Özellikle geleneksel Arap monarşilerinin İsrail’e ‘duydukları ihtiyaç’, İsrail’in devletler nezdindeki bölgesel kabulünün gerçekleştiğini ve tecrit edilmişlik halinin bir nihayete erdiğini de gösteriyor. Son günlerde yapılan Körfez ziyaretleri, İsrail dış politikası açısından bu bağlamda oldukça değerli bir muhtevaya sahip. Her ne kadar Umman’ın dış politikasında tarafsız bir tutum sergiliyor olmasından kaynaklanan bir marj bulunsa da ve bu marja mukabil, İsrail ile 1990’lı yıllarda da devlet elitleri seviyesinde görüşmeler gerçekleştirilmiş olsa da, geçtiğimiz günlerde gerçekleştirilen ziyaret ve Umman’ın İsrail-Filistin ve daha genel hatlarıyla İsrail-Arap çatışma ve çözümsüzlük tarihini sona erdirebilecek bir kolaylaştırıcı olarak görülmesi ve kabul edilmesi, ilişkilerin göreceli olarak derinliğine dair bir fikir verebilir. Ayrıca Birleşik Arap Emirlikleri’ne yapılan bakan seviyesindeki ziyaret de bu açıdan yine önemlidir. Bir ilk ziyaret olması açısından Kültür ve Spor Bakanı Regev’in bu ülkeye gidişi, İsrail’in bugün bölgesinde özellikle Arap kamuoylarına açık bir şekilde görüşmeler gerçekleştirebilmesinin zeminini de yaratmış oluyor. Bugün artık Ortadoğu’da farklı bir paradigma kuruluyor. Alışılmış ilişkilerin ve pozisyonların terk edildiği bu süreç, özellikle de İsrail’in menfaatine işliyor gibi görünüyor.

X

Her an haberdar olmak ister misin?

Aşağıdaki butona basarak tüm haberlerimizden anında haberdar olabilirsin. Tıpkı telefonunda olduğu gibi sana bildirimler göndereceğiz. Bu servisi dilediğin zaman iptal edebilirsin.

TIKLA HABERLER ANINDA ULAŞSIN