Back To Top
Milli müştereğimiz: Yakınlık nispeti

Milli müştereğimiz: Yakınlık nispeti

 - Son Güncelleme: 10.06.2019 Pazartesi 08:45
Milli müştereğimiz: Yakınlık nispeti
- A +

Devlet ve kamusal alanın her aşamasında bir liyakat tartışması var. Ancak bu liyakat tartışmasını toplumsal olanı gözardı ederek anlamaya çalışmak zor. ‘Kovan kardeşliği’ benzetmesini yapan Prof. Dr. Hüseyin Akan, Türkiye’de ‘milliyetçi/muhafazakar’ ve ‘laik/Seküler’ olarak isimlendirilebilecek iki büyük tabakanın meseleye bakışları üzerinden ‘liyakat’ alanını sorguluyor...

HÜSEYİN AKAN YAZDI

Yirminci yüzyılın, en azından bilinçli olarak şahit olduğum yıllarında, ülkemizde kabaca iki büyük topluluğun varlığından bahsedebiliriz. Etnik köken, ekonomik durum, ideoloji temelli kesişebilen farklı gruplaşmalar bazı zamanlar daha mütebariz olsalar da, ülkemizde en geniş ve kapsayıcı gruplaşma dine (islama) karşı takınılan tavra göre belirmiştir. Birincisi, laik veya laikçilerin oluşturduğu, bir kısmının kendilerini ulusalcı (millîci) olarak da isimlendirdiği topluluk. Bu topluluk, herhangi bir dini benimseyenleri ve manevî ihtiyaçlarını anladıklarını, ama bunu, kamusal alanda tercihini hissettirmeden, özelinde –özgürce- yaşayabileceğini savunmaktadırlar. Diğer büyük topluluk ise, bu coğrafyadaki milletin kimliğini diniyle de tanımlayan, kendini dine (İslam’a) ait gören ve dini kimliğin kamusal alanda anlaşılabilir olmasından -en azından- rahatsızlık duymayanlardan meydana gelmektedir. Efradını cami, ağyarını mani olmasa da, yazının anlaşılır şekilde devam etmesi için, bu topluluk “milliyetçi-muhafazakar” olarak da isimlendirilebilir.

Bu iki büyük topluluk da homojen değildir. Çok sayıda, daha benzeşen kişilerden meydana gelen alt kümeleri kapsamaktadırlar. Bu alt kümeler birbiriyle farklı temellerde kesişebilmektedirler (hemşehrilik, etnik aidiyet, bir dini grupta birliktelik, masonluk gibi örgütlenmeler, sendika üyeliği, meslek örgütü üyeliği vb. gibi). Bu nedenle, bu iki büyük topluluğun kabaca tanımlanacağını söyleyebiliriz.

Birinci topluluğun genelleştirilebilir hususiyetleri: (Kabaca genellemeler olduğu için, bu hususiyetlerin her birini değişik düzeyde taşıyan, bir kısmını taşımayan topluluk üyeleri olabilir.) Laik olduklarını söylerler. Bir kısmı laikçidir. Laikler inançlara nispeten tahammüllüyken, laikçiler farklı inançlara (daha doğrusu Müslümanlığa) ait işaret, tavır ve izleri “kamusal alanda” görmek istemezler. Laikçiler laikliği, devletin ideolojisiz olması olarak değil, zorunlu kabulü gereken pozitivist bir ideoloji olarak görürler. Buna bilimin, aklın, giderek çağımızın iman şartı derecesinde muamele ederler. Anayasa profesörü E. Teziç, başörtüsünün toplumsal görünürlüğü konuşulurken, parkların da kamusal alan olduğunu, duruma göre orada da “dinsel bir simge”nin varlığının laikliğe aykırı olduğunu ima etmişti. (1)

Laikler, dışardakilerin de varlığını normal görme gereğine inanırlar ama, her alanda değil. Hümanist (pozitivist) inanç gereği dine en azından lakayttırlar. Dinle ilişkileri, genellikle kandil kutlaması ve cenaze töreni vesilesiyledir. Yoğun dini merasim ve görüntülerden rahatsız olurlar. İçki hususunda rahattırlar, aşırı tüketim dışında çekinceleri yoktur. Hayat tarzları Avrupaî’dir (eski yaygın deyişle asrî). Genel düşünce ve konuşmaları “çağdaş olan, batı tarzı olan doğrudur, halkın eskiden miras dine bulanmış gelenekleri yanlıştır, bilime aykırıdır” doğrultusundadır.

İkinci büyük topluluk gelenekleri sürdürmenin doğru olduğunu düşünmektedir. Dine değer verirler. Gece namazı kılanından, fırsat buldukça, ara sıra, cuma ve teravih ile bayramdan bayrama namaz kılanına kadar geniş bir yelpaze oluşturmaktadırlar. Batı hayat tarzının müslümanca/geleneksel tarza değişik oranlarda nüfuz ederek meydana getirdiği sentezi yaşarlar. Ağzına damla koymayan yanında, seyrek, ısrar üzerine içenler ve düğünlerde içenler bu topluluğun üyeleridir. Aslında, her iki topluluğun günlük yaşantıları, küçük bir iki ayrışma dışında aynıdır, sekülerdir; aynıdır, eşit şiddette dünyevîdir. (Elbette, bu kabaca bir genelleme olduğundan, uymayan örnekler gösterilebilir.)      

Neredeyse 20. yüzyıl boyunca, akademide, askeri ve sivil bürokraside, gazete ve dergilerde, edebiyat, sanat ve kültür dünyasında laik grupta olanlar veya o topluluğa ait görünenler çok kolay yer buldular. Topluluğa aidiyet için daha çok zahiren uygunluk yeterliydi: Kılık kıyafet, yeme-içme, dine bulaşmamışlık, konuşmalarda akıl, bilim, çağdaş sözcük ve kavramlarının hakimiyeti gibi. Zahiren de olsa o topluluktan kabul ediliyorsanız önünüz açılıyordu. Kariyer basamaklarını en yukarlara kadar kolayca atlıyordunuz. Dergilerde, gazetelerde, sergi salonlarında yer bulabiliyordunuz.

Akademik hayatta yüksek lisans, doktora, araştırma görevliliği, öğretim üyeliğine kabulünüz, çok yetersiz değilseniz, kolaylaşıyordu. Dini vecibelere azbuçuk  hassasiyet gösteren, pozitivizmi benimsemeyen birisinin buralara kabulü içinse “muhtemel” değil, ancak “mümkündü” diyebiliriz. Onlar da kurumlarda isim isim sayılabilirdi. Böyle birisi ancak (üç büyük şehrin dışında) yeni kurulmuş üniversitelerde akademik hayata katılabilirdi. Doçentlik sınavına girdiğinde, bilimsel yetkinlikten çok hayat tarzı tartışılıyor ve genellikle yetersiz sayılıyordu. İhtisasa yeni başlamış bir araştırma görevlisine, alkollü içki içmediği görüldüğünde “içmeyeni mezun etmeyiz” denebiliyordu.

Gün geldi, bazı kurumlarda veya bazı birimlerinde ikinci topluluk üyeleri etkili ve yetkili oldular. Bu kez, doktoraya kabul edilmede, araştırma görevlisi, öğretim üyesi atanmada, aynı şiddette olmasa da bu topluluk üyeleri avantajlı konuma geçti. Artık, bu grup üyeleri yer bulabiliyor ve kariyerinde ilerliyordu. Roller değişti; şimdi yirminci yüzyıl boyunca egemen olanlar yakınmaya başladı. “Siz bunun çok daha şiddetlisini yıllarca uyguladınız” şeklindeki savunmalar, “evet, doğru, biz yanlış yaptık, kabul ediyoruz, ama bu yanlışı siz devam ettirmemelisiniz” diye cevaplandı.

Bu önceleme dolayısıyla ayrım bazı kuruluş, kurum ve alanlarda bu kaba tasnifin ötesine ulaşmıştır. Bazı kurumlarda ve bazı durumlarda, kişinin hangi kovanın arısı olduğu, önemli yegane özellik olmaktadır. Yapılması gereken bir işi becerecek aynı kovanın arısı bulunamıyorsa ve o işi iyi yapacak bir arı zorunluysa, o zaman ancak, o da aynı çitliğin kovanlarından ve bizimkine en benzeyeninden bir arıya o iş verilir. Başka çiftlikteki arının ise şansı çok düşüktür. Kovan kardeşliği varlığımızın ve sürdürdüğümüz hayatın en temel pratik koşuludur. Kız alıp verme, alışveriş, dinleme, konuşma, yazma, okuma, kırlarda dolaşma gibi işlerde de kovan kardeşleri tercih edilir. Mecbur kalmadıkça çevredeki balözlerine ve kovandaki bala başka ortak istenmez.   

Bir yetkili konuşmalarında çokça liyakatin önemli olduğunu söylüyorsa, o kişide küme asabiyetinin çok güçlü olduğunu rahatlıkla söylerim. Her iki tarafta da “ehliyet” ve “liyakat”, hatta “adalet” ve “hak” kelimeleri çokça kullanılmıştır. Sorunun çözümü olarak uygulamaya konan KPSS, ALES gibi sınavlar da tam bir çare olamaz.

Korumak kollamak genetik mirasımızdır

Muhtemelen insan beyninin bin yıllar sürecinde edindiği “özdeşleri korumak, kollamak” davranışının genlerde yazılı olduğu,  bu eğilimin modern zamanlarda bile silinemediğini tespit edebiliriz. Çünkü, tüm ülkelerde benzer şekilde küçük ölçekli birliklerin mensuplarının birbirini koruyup kolladıklarını biliyoruz. Örneğin, ABD’de yüzyıllardır sosyal cemiyetler bireylerin kariyerlerinde birinci derecede rol oynamaktadır. Bu ülkede kolej derneklerinden başlayarak, özellikle mazisinde dini kaygı birlikteliği olan sosyal örgütlere üye kabul edilmek –özellikle kamu dışında daha fazla olmak üzere- iş hayatında önünün açılmasını ve başarıyı sağlayan temel etmendir.      

Farklı coğrafyalardaki insan topluluklarının bu ortak “yakınlık nispetiyle” muamele tarzındaki davranış ve tutumlarına baktığımızda İbn-i Haldun’un yaklaşık yedi yüz yıl önce vurguladığı kabile asabiyetinin, din veya millet asabiyetinden daha revaçta olduğunu görüyoruz. Nitekim, daha ayrıntılı irdelendiğinde, asgari müşterekler temelinde hangi topluluk egemen olursa olsun referans, yükseltme ve ödüllendirmelerde alt küme asabiyetinin daha etkin olduğu görülecektir: Aynı kovanın arısı diğerlerinden, elbette, kıymetlidir ve öncelik hakkına sahiptir.

Sıkıntı, bence, bu “yakınlık nispeti”nin diğer kriterleri etkisizleştiren bir güce sahip olmasıdır. Bilim adamı Dr. Mustafa Genç bir söyleşisinde Osmanlı bürokrasisini anlatırken, “insanların çok meritokratik olduklarını gördüm. Liyakate göre, yetenekli insanları bulup, yetiştirip, yükselttiklerini gördüm. Yükselttiklerinin çocukları aynı yetenekte değilse, onlara babalarının şerefine bazı imkânlar verdiler ama yukarıya çıkarmadılar. Çok parlak zekâlıları, ancak dâhileri yükselten bir sistem…” (2), diyerek günümüzden farkını ortaya koymaktadır. Her zeki ve yetenekli genç bürokrasi ve akademide mutlaka üst seviyelere çıkacak değil elbette, ama üstlerde, yükseklerde olanlar zeki ve yeteneklidirler. “Vasat olanı yüksek görevlerde göremezdiniz”, demek istiyor. Bugün gelişmiş ülkelerde de bu ilkenin ciddiyetle sürdürüldüğünü söyleyebiliriz. Normal görülebilir ve kabul edilebilir olan, bir statüye, grup dayanışması bağlamında önce aynı gruptan uygun (ehil ve layık) birini aramak, bulunamazsa başka bir kovan ya da topluluktan işe ehliyetli, zeki ve yetenekli birini önermektir. Sorunumuz, ülkemizdeki uygulamada, uzun yıllardır, gruptan vasat birisinin grup dışı ehil ve yetenekli bir başkasına tercih ediliyor olmasıdır. Bazen, çok zorda kalınırsa, yakınlık nispeti çoktan aza gidecek şekilde seçimde bulunulabiliyor. Ancak, bu ihtimal, yakınlık nispeti şiddetiyle doğru orantılı olarak artar ve azalır.

Hulâsa, ülkenin kaynaklarını olabildiğince adil paylaşma yerine sadece kendi topluluğumuza münhasır kılma kararlılığı ve gayretinden az biraz feragat etmeyi teşebbüs ve tecrübeye yönelmezsek, insanımıza tek bir topluluğun (milletin) eşit fırsata sahip bir üyesi duygusunu kazandıramayız. Çalışmanın, yetenek ve yetkinliğin değil, kovan kardeşliğinin en temel belirleyici olduğu bir toplumsal hayatta hak, adalet, rıza, umut gibi olumlu değerlerin yerini, haset, yönetimi (dolayısıyla kaynakları) ele geçirme ve takiye alır. Ters söyledim. Doğrusu, “yakınlık nispeti”nin en temel, nerdeyse tek tayin edici olduğu toplumsal hayatta, devlet kaynaklarını ele geçirme, haset ve takiyenin yerine hak, adalet, umut ve rızayı ikame edemeyiz.     

Erdoğan Teziç kamusal alanı şöyle anlatmaktadır; “Örneğin, biz şu anda parktayız. Siz, benim yanımda tesettürlüsünüz ve yürüyoruz. Park gibi özel bir alanda ilerliyoruz. Bir olay var ve polis kimlik kontrolü yapıyor. Bizi de durdurdu, kimlik görmek istedi. Siz çıkardınız kimliğinizi ancak kolluk kuvveti, ‘Sizi, üstünüzdeki giysi nedeniyle tanımakta güçlük çekiyorum,’ dedi. Orada birden bire kamusal alan oluşmaya başlar” “Teziç: Kamusal alan coğrafi bir tanım değildir, işlevseldir...”,  Milliyet, 10 Temmuz 2004. www.milliyet.com.tr/2004/07/10/son/sonsiy02.html

https://www.dunyabizim.com/alinti/mehmet-genc-15-sayfa-icin-tam-10-sene-gece-gunduz-calistim-h34012.html

X

Her an haberdar olmak ister misin?

Aşağıdaki butona basarak tüm haberlerimizden anında haberdar olabilirsin. Tıpkı telefonunda olduğu gibi sana bildirimler göndereceğiz. Bu servisi dilediğin zaman iptal edebilirsin.

TIKLA HABERLER ANINDA ULAŞSIN