Back To Top
Padişah yoksa büyülenmiş miydi?

Padişah yoksa büyülenmiş miydi?

 - Son Güncelleme: 10.11.2019 Pazar 12:14
Padişah yoksa büyülenmiş miydi?
- A +

Kim demiş ki, vakanüvisler sadece kuru bir şekilde olanı biteni, tayini- tevcihatı yazar diye? Âsım, yardımını gördüğü III. Selim için hem çok olumlu şeyler söylemekte, padişahın güzel huyundan, yumuşaklığından, bahsetmekte hem de devleti istila eden bir grup tarafından tahakküm altına alındığı görüşünü ısrarla vurgulamaktadır.

HAKAN ERDEM

Kim demiş ki, vakanüvisler sadece kuru bir şekilde olanı biteni, tayini- tevcihatı yazar diye? Âsım, yardımını gördüğü III. Selim için hem çok olumlu şeyler söylemekte, padişahın güzel huyundan, yumuşaklığından, bahsetmekte hem de devleti istila eden bir grup tarafından tahakküm altına alındığı görüşünü ısrarla vurgulamaktadır.

Âsım, Nizam-ı Cedid’in kaldırılmasından ve Selim’in tahttan indirilmesinden sonra, IV. Mustafa tarafından, 8 Ocak 1808’de vakanüvisliğe getirildi ve II. Mahmud döneminde, 1819’da ölünceye kadar bu görevde kaldı. Âsım’ın, Selim’i, kuzenlerinin saltanatları sırasında ağır bir dille yermemeye çalıştığını ve eski dönemin bütün kötülüğünü ricâle yükleyerek kendince bir çözüm ürettiğini söyleyebiliriz. Ne var ki, onun bu çabasının olumlu bir sonuç verdiğini ileri sürmek güçtür, hatta Nizam-ı Cedid ricâline yüklenmesi Selim açısından yer yer bir karakter suikastına dönüşmektedir. O kadar ki, Âsım’ın asıl amacının Selim’in padişahlık yapmaya layık olmadığını göstermek mi olduğu ister istemez akla geliyor.

Maksadım, III. Selim’in, Âsım’ın haber verdiği üzere 1802 yılı Mayıs’ında, iş gördürtmeyecek kadar ağır bir psikolojik kriz yaşayıp yaşamadığını sorgulamak. Âsım, bu padişahı “cin tutması” konusunun, kendi çıkarlarını ve yerlerini korumak amacıyla hareket eden vükelâ tarafından padişaha atılmış bir iftira olduğunu söylüyor ama meselenin o kadar basit olmadığı da her şekilde görülüyor. Her şeyden önce, Nizam-ı Cedid ricâli, salt istemedikleri bir hatt-ı hümâyunu iptal ettirmek için padişahın aklının başında olmadığı yolunda bir “iftira” attıysa, bu kendileri için de sonun başlangıcı olmaz mıydı? Aynı Âsım’dan, ricâlin padişahın sağlığı konusunda çok hassas olduğunu öğreniyoruz. “Her madde olur biter, hemân lâzım olan vücûd-i şehriyâr-i ‘âlî-güherdir” diyerek Selim’i gezmeye ve mehtap sefalarına teşvik ettiklerini yazıyor. Bütün konumlarını padişaha borçlu olan kişiler, kendi dilleriyle padişahın tahttan indirilmesinin yolunu açabilecek, dolayısıyla kendi iktidarlarını bitirecek denli tehlikeli bir oyuna girer miydi?

Kaldı ki Âsım’ın yazdıklarında bir de iç tutarsızlık görülüyor; devleti istila edenler büyü sayesinde III. Selim’in iradesini tamamıyla yok edebilecek kadar güçlü idiyse, neden bu güçlerini kullanmak yerine padişahın akıl sağlığını tartışma konusu yapacaklardı ki? Tabii, bir de, Âsım’ın dediği gibiyse, padişahın sağlığına kavuşması için, tabiplere, Rum ve Frenk doktorlarına, şeyhlere ve üfürükçülere aynı anda başvurulması gibi bir durum varsa, bunun ortada hiçbir sorun yokken sadece “müstevliyan-ı devlet”in yalanından ötürü olması açıkçası biraz uzak bir ihtimal olarak görünüyor.

Ne diyordu Âsım? Vükela’nın, padişahın hezeyan içinde olduğunu düşündüklerini ve onun birbirine ters düşen sözler (yek-diğere münâkız serd-i kelimat) söylediğini ileri sürdüklerini yazıyordu. Aynı Âsım, III. Selim’in bir taraftan aşırı yumuşaklığı diğer taraftan da müptela olduğu Nizam-ı Cedid belasından ötürü işi bilmezliğe vurup hoşgörü göstermesinden dolayı yakınlarının ve ricâlin “iş yapıyoruz” bahanesiyle servet biriktirdiklerini ve sefahate düştüklerini söylüyor. Padişahın asla “kuvve-i müdafaaları” olmadığı için “bilâ-mübalağa bir günde bir madde zımnında yek-diğere muarız dört beş defa irade zuhur eylediği vaki olur idi” diyor. Âsım, III. Selim’in sihirden dolayı direnme gücüne sahip olmadığı fikrindedir ama vükelânın iftira ettiği görüşünü işlerken padişahın birbirleriyle çelişen dört beş emri aynı günde verdiğini söylemekte de bir sakınca görmüyor. İhtimaller çok değil, ya Asım da, vükelâ gibi Selim’e iftira ediyordu ya da Âsım’ın naklettiği üzere vükelânın söylediklerinde bir doğruluk payı vardı. Sahi, Âsım’ın dediği gibiyse, padişahın emirleri birbirleriyle çelişiyorsa, vükelânın bunlardan hiç değilse bazılarını uygulayamayacağı da aşikâr değil mi? Hâl böyleyse, beğenmedikleri tek bir fermanı iptal etmek için ne diye o kadar zahmete girmişlerdi ki? Âsım, Selim’in bu davranışının huyunun değişkenliğinden (televvün-i tabiat) ileri geldiğini, bunun da çeşitli dedikodulara ve bazı meselelerin ortaya çıkmasına sebebiyet verdiğini söylüyor.

Âsım’ın, Selim’in sarayı ve yakın çevresi için çizdiği resim her şekilde çok olumsuzdur. Selim, kurenâ açısından bahtsız bir padişahmış. Saltanatının başlarında yakın çevresinde “Şemseddin Bey ve Kamereddin Bey ve fulân ve fulân bey namına” dünyadan habersiz, boşboğaz “bir alay lâyık-ı tımarhane, sermest ve divaneler” varmış. Daha sonra Sır Kâtibi Ahmed Bey gibi dahi denecek kadar zeki kişiler gelmiş ama onların derdi de hazine biriktirmek ve kendi zevkleriymiş. Birun’un önde gelenleri de öyleymiş. Kurenâ ve vükelâdan bazıları dinî kuralları ve farzları ilmihâl seviyesinde bile bilmezken Mektûbât-ı Fârûkî ve Terceme-i Füsûs gibi “Türkî lisana terceme olunmuş tasavvuf” kitaplarıyla uğraşıyor ve mutasavvıfların rumuzlu sözlerini ve yabancılar için “nâ-mahrem” olan hazinelerinin sırlarını çözmeye çalışıyormuş.

Çok ilginçtir, Âsım, Saray çevrelerinin “Kimi Cebriyye, kimi Kaderiyye ve kimi Hululî bir alay” mülhid ve zındıklara inanarak sanki ikballeri ve mevkilerinin devamı onların elindeymiş gibi onlara gönül bağladığını söylüyor. O “dünya-perestler” de “Erenler şöyle eyledi, böyle söyledi. Şu gûne edecekler” diyerek; düzme sihir ve masallarla o “sâde-levhânı” (saf, saf levhalı, tabula rasa gibi!) büyüleyip kendilerine bağlıyor, kese kese paraları ve bohça bohça eşyaları götürüyor, şaptan şekere evlerinin ihtiyacını böyle karşılıyorlarmış. Asım’a göre, bu kişiler giderek Selim’in yakınlarını ve devlet adamlarını, ulemadan ve şeriattan nefret ettirmiş ve maazallah, Muhammed dininin akidelerini onların kalp sayfalarından yok etmiş ve değiştirmişler.

Bir devr-i sabık yaratıldığında yergilerin inanç alanına da taşınması belki çok şaşırtıcı değildir. Âsım’ın yazdıklarından meselenin tarikatlar ve tekkelerle medrese ve ulema arasında olduğunu ve iktisadî bir boyutu bulunduğunu da söyleyebiliriz. Ona göre bütün adaklar, sadakalar, hediyeler ve bağışlar tekkelere ve “ol makule melâhide-i gümrâhlara” münhasırmış. Bunlar, medreselerin, türbelerin ve talebenin olduğu yerlerin önünden bile geçmezmiş. Saray çevrelerinin indinde müderrisler ve ulema suç ortağı ve suçlu gibi görülen, bir alay lüzumsuz ve fazlalık nüfustan sayılmaya başlamış.

Âsım’ın “mütegallibe-i Enderûn u Birûn” dediği Saray’ın içerisindeki ve dışarısındaki kişiler, padişahın dairesini o kadar koruma altına alıp dışarıya kapamışlar ki dışarıdan cisimler değil, ruhlar ve kuruntular (ervah ve evham) bile giremiyormuş. Padişah bu kötü huyluların sadakat ve doğruluğuna güveniyor, düzen ve sihirlerine inanıyormuş. Hatta garip ilimlere ve biraz marifete sahip Mağripli ve Hintli türü (‘ulûm-i garibe ve me‘ârif-i cüz’iyyeye müntesib olan ba‘zı Megaribe ve Hindû makulesi) kişilerin her birini sorup soruşturarak yanına getirtiyor ve onlara sayısız hediyeler veriyormuş. Bunlar, vefkle, neyyir-i necatla (kurtuluş aydınlığı) uğraşıyor ve bazı şeyhlerin tekkelerinde gizlice tevhid ve azâyim gibi büyüleme duaları yapıyormuş. Selim’in büyülendiği sırları bilenlerin dilinde dolaşıyormuş.

Bu noktada belki Âsım’ın sihir konusunda neler düşündüğüne bakmak faydadan ari olmayabilir. Açıkçası, konuya girdiği korkunç cinayet hikâyesinin neresinde, nasıl bir olağanüstülük veya sihir var, pek anlamadım ama 19. Yüzyılın başında, İstanbul’da neye sihir olarak inanılabileceğine dair bir örnek olması hasebiyle aktarıyorum. İngilizlerin Çanakkale Boğazı’ndan geçerek İstanbul’a geldiği günlerdeymiş (Şubat 1807), Eyüp’te, Otakçılar semtindeki bir mezarlığın önünde evi bulunan yaşlı bir kadın bir gece mezarlıktan inlemeler duymuş ve komşularını alıp fenerler ile mezarlığa gitmiş. Meğer o gün oraya başka bir yerden getirilen bir kadın gömülmüş, sesler onun mezarından geliyormuş. İmamı da çağırıp, kabri açmışlar. “Bezi ve dikişi perişan bir kefene sarılmış”, ağzı ve burnu kapatılmış ve boğulmuş durumda bir “Arap cariyesi” yani Afrikalı kadın çıkmış. Kabirde biraz boşluk olduğu için o ana kadar yaşayabilen cariye biraz soluk almış ama bilinci açık değilmiş ve konuşamıyormuş. Dört beş dakika geçince de ölmüş. O günlerde devlet İngilizlerle uğraştığı için soran eden olmamış. Öylece kalan olaya halk türlü manalar vermiş. Çoğu kişi, devletin ve dinin düşmanı olan “kefere-i bed-millet tarafından sihir eseri olduğuna zahib” olmuş. Asım da, “Vakıa bu ihtimal galibdir” diyor ve kısa süre sonra kopacak olan fitneyi bu hadiseye hamletmenin caiz olduğunu söylüyor.
“[S]ihrin vuku‘ ve te’siri mahall-i inkâr değildir” diyen Asım konuya devam ediyor. Hep sözüne güvenilir mücahitlerden duyarmış ki “Moskov keferesi” “ehl-i islâm’la” olan her savaşta rahipleri eliyle sihir yaptırırmış. Birkaç kez, sefer başlangıçlarında bazı komutanlara, savaş yerinde, “En‘âm-ı şerif ve ed‘iye ve ahzâb” okunmasıyla bu sihrin iptal olunmasını önermiş. Onlar da, her savaşta İslâm tarafında bir şekilde gevşeklik, fitne ve perişanlık ortaya çıkmasını sihre yorarak Asım’a hak vermişler ama dedikleri tam yerinde yapılmadığı için bir sonuç alınamamış.

Bir seferinde ise Âsım kendi gözleriyle gördüğü ve de yapanların üzerine çevirdiği bir sihir hadisesini çok ayrıntılı olarak anlatıyor. Henüz, memleketi Antep’te olduğu sıradaymış. 1790’da, Âsım’ın koruyucusu ve hanedan-ı beldeden olan Antep mutasarrıfı Battalzâde Mehmed Nuri Paşa, merkezî hükumetle ters düşmüş ve üzerine ordu sevk edilmiş. Yeniçeriler hâriç şehirli Paşa’dan yana olduğu için ciddî savaş olmuş… Âsım bir gün, kuşluk vaktinde, şehri kuşatan orduyu ve metrisler içinde olan şehirliyi seyrederken ansızın ordunun arkasından büyük bir toz bulutu ve hortum ortaya çıkmış. Hortum şehre doğru hızla geliyor, önüne çıkan ağaçları ve taşları söküyormuş. Şehir kıyılarında da evleri yerle bir ettikten sonra şehrin merkezine hücum etmiş.
Tarihçimiz dikkat ettiğinde, kuşatan ordunun arkasında havanın berrak ve açık, yine aynı şekilde tozun sağı ve solunda bir şey olmadığını, hortumun sadece şehrin “cirmi” kadar olduğunu görmüş. Bu tufanın şehre bir “belâ-yı âsumânî” olup olmadığını düşünürken de salt ruhanî telkinle işin sırrı kalbine açık olmuş! Meğerse kötü hâlleri yüzünden bir süre önce Antep’ten kovulan Hasan Ağa dedikleri biri varmış. Bu Hasan Ağa bir müddet Frengistan’da kalmış. Esasen İslâmî hükümlere dikkat etmez, “mülhid ve bî-itikad ve zındık” ve bütünüyle dinden çıkmış bir kişiymiş. Kâfiristan’da “farmasonlukla sihr u simya” türü “kâfirce katı vâfir fünun-ı küfriyye”, ne varsa öğrenen Hasan Ağa, İstanbul’a döndüğünde bildiği sihir fenni sayesinde hassa silahşorları arasına girmiş. Mütesellimliklerde bulunmuş. Hatta Halep Paşa’sının çok parasını yediği için Halep’te hapse atılmış ama sihri sayesinde oradan kaybolmuş.

Bu kişinin hikâyesinin Halep halkı arasında “Sâmirî kıssası” gibi meşhur olduğunu söyleyen Âsım baktıkça bu hortumun “ol kâfirin” eseri olduğuna emin olmuş. O sırada, şehri kuşatanlar, “tufan kuvvetiyle” hücuma geçmiş, savunanlar da afallamış, kaçıyormuş. Asker ise kaçanları öldürerek şehre girmeye ve kenar mahalleleri yağmalamaya başlamış. Bu tufanın ortaya çıkışının “cifr-i aklî ile mersum Hasan Ağa’nın eser-i sihri olduğu” içine doğan Asım ise yanında bulunanlara bunu söylemiş. Onlar da şehirliye koşarak, “Ümmet-i Muhammed! Bu sihir eseridir” haberini vermiş. Bazıları ise Nuri Paşa ve onunla birlikte hareket eden kadı ve müftüye söylemiş. Hemen o anda yüzden fazla suleha, ulema ve hafızlar Sure-i En‘âm ve diğer denenmiş duaları okuyarak karşılık vermişler. Yarım saate kalmadan o “tufan-ı belâ” gerisine dönmüş ve şehre saldıran, Allah’a asi ve peygamberi bilmeyen haşerat “ahzâb sadmesiyle” yenilmiş ve perişan olmuş.

Görüldüğü gibi bu sefer sihri yapan ve kullananlar Osmanlı ordusunda, Âsım da hâliyle karşı taraftaki orduda oluyor. İklim olaylarına müdahale etmek olarak özetleyebileceğimiz bu sihrin aslında köklü bir Orta Asya geçmişi var, ama girmeyelim. Yalnız, sanılmasın ki bu sihir hikâyesi bu kadarla kalmış ve mutlu sonla bitmiş. Devletin harekete geçirdiği güçler sonunda Antep’i alıp yağmalıyor ve Battalzâde Nuri Paşa da idam ediliyor. Âsım’ın da evi ve kütüphanesi yağmalanıyor, canını zor kurtarıyor… Uzun ve başka bir hikâyedir. Fakat bu hadisenin devr-i sabıkta, III. Selim döneminde olduğuna güvenerek biraz teklifsizce yazan Âsım bu anlatımıyla başkentte çok sempati toplar mıydı, emin değilim.

X

Her an haberdar olmak ister misin?

Aşağıdaki butona basarak tüm haberlerimizden anında haberdar olabilirsin. Tıpkı telefonunda olduğu gibi sana bildirimler göndereceğiz. Bu servisi dilediğin zaman iptal edebilirsin.

TIKLA HABERLER ANINDA ULAŞSIN